26 Eylül 2016 Pazartesi

Ölüm Adası / John Dixon

Carl Freeman, on altı yaşında güçsüzleri korumak isterken bolca belaya bulaşmış halde kendini Phoenix Adası'nda bulur. Kendi gibi evi, ailesi olmayan çocukların yollandığı bu garip adada cezasının bitmesini beklerken, hem hayatına temiz bir sayfa açma hayalleri kurar hem de aşık olur. Fakat hayalleri Carl'ı yarı yolda bırakır çünkü burası gidenlerin geri dönemediği bir ölüm kampıdır ve Carl buradaki arkadaşlarını kurtarmalı ve dünyanın geri kalanını bu adadan haberdar etmelidir.

Biraz Lost dizisine benziyor değil mi? Ama sadece o kadar. Özgün, farklı, özellikle ilk yüz sayfadan sonra gittikçe dolanan karmaşık ve zeki kurgusuyla beklentimin üstünde bir kitap oldu Ölüm Adası. Kitap serinin ilk kitabı. Buna rağmen kitabın sonuna geldiğinizde devamı olan ama kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, net sonu olan bir kitap okumuş oluyorsunuz ( en azından bir serinin ilk kitabının sonu ne kadar net olabilirse o kadar yani:) )

Kitap modern dünyada geçmesine rağmen bilimkurgusal ve distopik özellikler içerdiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Bunlar kitaba hareketlilik ve merak katan öğelerdi. Betimlemelerin de kuvvvetli olduğunu söylemeliyim. Akıcı, çabuk okunan ve serinin devamına dair merakınızı taze tutan bir kitap oldu.

Go Kitap genellikle gençlere yönelik kitaplarla çıkıyor ancak Ölüm Adası bence hem geniş bir yaş aralığının hem de kadın erkek herkesin beğenisini kazanabilecek bir kitap. Tabi macera ve distopya içerikli serileri sevmek şart:)

Kitaba ilk yüz sayfa çok bağlanamasam da sonrasında ilgiyle okudum ve serinin devamını da aynı merakla bekliyorum. Bana kalırsa ikinci kitapta işler daha da karışacak. Siz de macera olsun, seriyse de bayılırım diyorsanız buyrun size yepyeni bir seri.

Sevgilerle...

Tersyüz / Amy Harmon

"Seni istemeyen birine ait olabilir misin?"

Bir süre önce hakkında çok konuşulan, iyi yorumlar okuduğum bir kitap olmuştu Tersyüz. Bilirsiniz bazen insan bir kitabın popülerliğinden korkar, gözünde büyütüp beklentilerini karşılayamamasından çekinir. Tersyüz de böyle uzun zamandır kitaplığımda duran ama zamanını bekleyen bir kitaptı. Duygusal / romantik kitap aşığı ve bu konuda ince eleyip sık dokuyan, her aşka inanmayan biri olarak söylüyorum ki: az bile demişler! Kitap beni yıktı geçti!

"...bazen bir yüze aşık oluruz, onun ardındakine değil."

Ambrose Young, genç, yakışıklı, yetenekli, kasabanın yıldız güreşçisi. Fern ise okulun görünmez, kendi halinde, Ambrose'a aşık kızı. Buraya kadar hikaye klasik şüphesiz. Ya birgün işler tersyüz olursa? Ambrose dört arkadaşı ile gittiği savaştan tek başına geri dönüyor. Artık yüzünün yarısı tanınmayacak halde. Fern ise eski halinden uzak, genç, güzel bir kadın. Peki aşk artık bıraktığı yerde kalmamış bu iki insanı bulur mu? Yaraları sarar mı?

"Sevgisini göstermeyen sevmiyordur."

Salt aşk romanı veya duygusallıktan ibaret bir kitap değil Tersyüz. Sanki hangi kelimeyi kullansam az gelecek gibi hissediyorum. Hayat, Tersyüz demek aslında. Bir hayatta ne gelebilirse insanın başına neredeyse hepsi var içinde. Umudunu kaybedenlerin, daha en başta hayata yenik başlayanların ya da şansını sonradan kaybedip bulmaya çalışanların kitabı. Umut bir geliyor bir gidiyor çünkü bir masal mutluluğu değil derdi kitabın. Hem gerçekliğiyle canınızı yakıyor okurken, hem de parça parça umut, aşk,sevgi, dostluk ekiyor. Kalbinizin üstüne konuyor kitap, daha ne diyeyim. Anlattığı aşka gelince, gerçek aşk diyebilirim yalnızca. Öyle zarif, kırılgan ve gerçek ki...

Esas karakterlerin dışında belki de ilk kez bu denli yan karakterleri romanın odağında hissettim. Hepsi ayrı bir sorunun, hayatın içinden bir aynası gibiydi. Hepsi ayrı etkiledi ve merak ettirdi. Kitabın sonuna geldiğinizde ise hiçbirinin hikayesi yarım bırakılmadan, özenle anlatıldı. Bu bazı kitaplarda göz ardı edilebilen bir durum olsa da, buradaki özen bir kez daha kalbimi çaldı.

Tersyüz hakkındaki tüm olumlu yorumları fazlasıyla hak eden, okuduktan çok sonra bile uzun süre etkisinden çıkılması zor ve ömür boyu böyle bir aşkı aratacak kadar etkileyici bir kitap olmuş. Sakın atlamayın, mutlaka ama mutlaka okuma listenize alın derim.

Sevgilerle

Üç Perdelik Cinayet / Agatha Christie


Agatha Christie kitapları okuyucuları için özeldir. Bir kitap bir kitap daha derken tüm eserlerini okumak isteyecek kadar kapılırsınız. Peki Üç Perdelik Cinayet başarı olarak okuduklarımın arasında nerede mi? Kesinlikle çok yukarılarda!

Ünlü bir tiyatro oyuncusunun evindeki akşam yemeğinde gerçekleşen cinayet aslında sadece bir başlangıç olacak, olayların ardı arkası kesilmeyecektir. Gerçekten de konu akışı, hareketlilik, akıl yürütme ve ipuçlarının çözümü derken nasıl sona geldiğimi anlamadığım sürükleyicilikte bir kitap oldu. Christie kitaplarının başarısı ortada olsa da pek çok okuduğum kitabından çok daha üst düzeydeydi bence.

Kitabın sonunu neredeyse her Christie eserinde olduğu gibi yine doğru tahmin edemedim. Akıllara durgunluk verecek, çok keskin zekada bir kurgu vardı eserde. Hatta en son satıra denk geldiğinizde bile şaşkınlıktan ağzınız açık kalacak. Her satırda bir doluluk, bir ipucu var adeta.

Hercule Poirot'un yer aldığı bu eserde, Poirot'u bir nebze de olsa iç dünyasını okuyuculara açarken bulacaksınız ki, bu beni bir hayli şaşırttı. Biraz bezgin, biraz yorgun başlasa da maceraya, sona doğru açıldı ve yine olaya altın vuruşunu yaptı diyebiliriz.

Üç Perdelik Cinayet, kesinlikle beğeni ile okuyup, şaşıp şaşıp ters köşe olacağınız bir Agatha Christie eseri olacak. Benden söylemesi.

Sevgilerle...

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu / Laura Esquivel


Acı Çikolata'yı okumuş muydunuz? Tita'nın büyülü gerçeklikle çevrelenmiş, yemekleri ve duyguları harmanlayan mistik hikayesi kalbimi baştan sona ele geçirmiş, o günden beri de yazarın yeni bir kitabını bekler olmuştum. Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, fotoğrafta da gördüğünüz estetik ve yaratıcılık harikası kapak ile çıkınca beynimde üç beş hücre bedenimden önce kitapçıya koşmuş olabilir:)

Kitap aynı Acı Çikolata'daki gibi büyülü gerçeklikle kaleme alınmış ki, ben bu tarzı çok seviyorum. Esas karakterimiz Lupita, gerçekten çok renkli, farklı, kusurlu, inişli çıkışlı, okuması merak uyandıran bir karakterdi. Konusuna gelirsek, polis olan Lupita'nın birgün bir cinayete tanık olmasıyla derin bir gizem ağı çözülmeye başlıyor. Sırlar ortaya çıkarken bir yandan da Lupita'nın geçmişi ve yaptıklarıyla yüzleşmesini okuyoruz.


"Bazen kendini havaalanında unutulmuş bir valiz gibi hissediyordu. İçi, hiç kimsenin dışından baktığında göremedği sürprizlerle dolu bir valiz gibiydi. İçinde hayatın tüm öyküsünü saklayan ama onu kapalı tutan kilidi açması için sahibi bulunamazsa, kimsenin dikkatini çekmeyecek olan bir valiz."

Kitapta çok fazla üzerine değinilen konu vardı, bu da kitabı belli bir odak noktasından uzaklaştırıp kafa karışıklığı yaratıyordu. Bir an duygusallaşırken bir an macerada, bir an mistik olayların içinde kalabiliyorsunuz. Açıkçası ben bu durumu sevemedim, durmadan kitaptan kopma yaşadım. Kitabın kısa oluşu da bir fayda sağlamadı. Evet çok yaratıcı, farklı, ilginç bir kitaptı; Esquivel'in o kendine has kaleminin tadı da kesinlikle geçiyordu ancak önümde Acı Çikolata gibi kusursuz denebilecek bir kitap varken ister istemez kıyaslama ve beklentilerimi karşılamada zayıf kaldı Lupita'nın öyküsü.

Kitapta en sevdiğim kısımlar bölüm başlıklarıydı şüphesiz. "Lupita çıngar çıkarmayı seviyordu.", "Lupita kendine acımayı seviyordu." ve daha nicesi. Kapak ve kitap tasarımını da çok beğendiğimi belirtmem gerek. Dili ve akıcılığı da yerindeydi.

Esquivel'in kalemiyle henüz tanışmadıysanız size önerim Acı Çikolata olacaktır. Lupita bana göre başarısız diyemeyeceğim ancak -maalesef- onun gölgesinde kalan bir kitap oldu. Tercih sizin.

Sevgilerle