27 Nisan 2016 Çarşamba

Büyük Sınav: Güzelleşmek

Kitaplar okuyorum, televizyonu açıyorum, sokağa çıkıyorum. Yok böyle bir şey olamaz! Tüm kızlar mı güzel olur? Kaşlar fabrikadan çıkmış gibi biçimli, eyeliner üniversitede dersini almış gibi düzgün, kıyafetler nasıl tarz. Ben giyinsem toplama bilgisayara dönüyorum, bilemedin hediye paketi. Elalem nasıl başarıyor bunu? Hem o incecik kızlar kumpir yiyiyor dışarıda görüyorum. Bu kumpir bir tek bana mı yarıyor a dostum? Gel de çıldırma!

Bu aralar güzelleşmekle azıcık kafayı bozmuş olabilirim. Kendimi fırından yeni çıkmış puf puf poğaçalar gibi hissediyorum. Yetmiyor, ne saç ne baş yerinde. Kaşlarım ayrı diyarlara doğru yol almış. Ellerim bile kurumuş yahu! Kılık kıyafette "Giyecek hiçbir şeyim yok!" noktasının zirvesine varmış, bayrak tutuyorum. Allahım, bakımsızlık hastanesi olsa aciline kaldırılırım o derece! Kuaföre gitsem "Ayyy çağırın tüm ekibi, büyük iş geldi!" diye dükkanı kapatacaklar, korkuyorum.

İlk soru şu, 36 beden olmak zorunda mıyım? Ne güzel eskiden ideal kadın ölçüsü 40 bedenmiş. Hayır ulaşılabilir hedefler koysanız olacağım. Zulümdür yahu, ben ne yiyip ne içip o hale geleceğim? Ay bir de brokoli, kereviz, karnabahar falan sayıp çok lezzetli oluyor, bayılıyorum diyenler var ya sorarım ey ahali! Çikolatalı pasta mı, brokoli mi? Çikolatalı pasta tabi! Etmeyin eylemeyin.

Tamam gelmeyin üstüme, herhalde ben de sağlıklı sağlıksız ayrımını biliyorum ama bu 36 hatta 34 beden kaygıları biraz fazla olmuyor mu? Hepimiz fabrikada üretilmiş gibi aynı bedende olamayız ki. Ama etraftaki sözsüz baskılar pek fena! Bir kere neredeyse tüm film, dizi, kitaplardaki esas kızlar böyle. Bu durumdan güzel bir aşkı hak etmek için çok güzel ya da çok zayıf mı olmam gerekiyor? Bir de giysi alışverişi meselesi var, of of! Bir üst beğeniyorum,gayet rahatça "Onlar standart." diyor. Standart ne ya? Biz hepimiz standart ölçülerdeyiz de benim mi haberim yok? 34 bedenle 50 beden aynı üstü giyebilir o zaman, vay be! Ya da hadi bedenli olsun. Asla farklı mağazalarda aynı bedene giremiyorum. Bu da psikoloji yahu! Kimisi bir L yapmış, bir başka mağazanın S bedeninden bile küçük. Allahım benim bedenim kaç?

Tamam giysi konusundan zaten ben istifa. Diğerlerine geçelim. Saç, evet saç! Kuaförfobik insan duydunuz mu, o benim işte. Nasıl korkuyorum o koltuğa oturmaktan. Bir an evvel ne yapılacaksa yapılsın da ben kurtulayım kafasında oluyorum. Sağımda solumda oturan nefis saçlı kızlar niye gelmiş anlam veremezken de ellerinde telefonları yüzünde cilveli gülüşleriyle kuaför koltuğuna aşina olduklarını anlıyorum. Ben mi? Hiç kımıldamadan, hatta zerre sohbet etmeden kök salmış ağaç sessizliğinde hımbıl hımbıl oturuyorum. İşim bitince de açıkçası iyi mi kötü mü olduğuna pek de aldırmadan kaçarcasına ayrılıyorum kuaförden. Belki ben de o güzel ışıl ışıl sarı saçlardan isteyeceğim de bilmiyorum ki gölge, balyaj bilmem ne nedir? Saçımı nasıl kestireceğim sorusu bile sıkıntı benim için. Her şey terim içeriyor ve ben bu dili hiç bilmiyorum.Tamam saç konusunu da geç!

Makyaj! Bak onu bir aralar heves edip öğrenmiştim. Hatta arkadaşlara tavsiye bile verir olmuştum. Sonrasında da "Tamam ya ben bu işi çözdüm, artık takip etmeye gerek yok." deyip işin ucunu bıraktım. Haaah çok iyi yaptın. Kozmetik sektörü durduğu yerde durmuyormuş, geçen krem almaya çalışırken anladım. Yahu ben hani her şeyi öğrenmiştim. Neredeyse bütün ürünler değişmiş, yenilenmiş, bir şeyler olmuş. Krem reyonu gözümün önünde devasa bir korkunçluğa büründü. Tek istediğim vücuda sürülen bir krem almak ama ne mümkün! Hepsinden bambaşka şeyler yazıyor ve bana sanki Japonca'ymışlar gibi geliyor. Düşük omuzlarımla oradan da çıktım. 3-0 yeniğim a dostlar!

Ben daha bu güzelleşmek derdine çok yazarım gibime geliyor ama bu kadarı yeter. Son bir debelenip, bahtsız bahtsız dolanıp, şansımı deneyeceğim. Kuaför ve alışveriş! Bana şans dileyim:D

Güzelleşmeli günler:D

26 Nisan 2016 Salı

Şifacı / Marina Fiorato


"Yarının ne getireceğini kimse bilemez ama umutlu ve cesur olup her şeyin yolunda gideceğine güvenmek zorundasın."

Feyra, Osmanlı Sarayı'nda bir şifacı. Yine Topkapı Sarayı'na gittiği bir gün Nurbanu Sultan'ın zehirlendiği anlaşılır. Bu olay Feyra'nın hayatında bir dönüm noktası olur. Son nefesinde Nurbanu Sultan'ın büyük sırrını öğrenen Feyra'nın yüzleşmesi gereken büyük bir gerçek vardır: Feyra, Nurbanu Sultan'ın kızıdır. Sultan bu son anlarında sırrıyla birlikte Feyra'nın omuzlarına büyük bir görev daha yükler. Osmanlı'dan Venedik'e uzanan öyküsünde Feyra ne denli etkili olabilecektir?

Şifacı, sunumu, baskı kalitesi, tasarımı ile daha en başta göz alıcı bir kitap. Tam da "oku beni!" diye bağıran türden. İçeriği ise hayli ilginç. Alışılmış konuları, tahminleri bence kafanızdan atın çünkü hiçbirine uymayacak. Feyra, okumaya alıştığımız kız karakterlerinden değil. Olgun, akıllı, pratik ve en önemlisi de bir şifacı. Venedik'le Osmanlı arasında bağlanmış bir kaderi var. Osmanlı'dan Venedik'e gidiyor ama saklanması gerek. Tam da bu noktada tanıştığı bir doktorla yolları kesişiyor. Saklanmasına yardım ederken Feyra çok sevdiği şifacılığını konuşturmaya da devam ediyor. Ya böyle bir kitaptan beklediğimiz aşk? Var, o da var ama nasıl desem hem biraz geç geliyor hem de biraz enteresan. Naif, kırılgan, olgunlaşması zaman alan türden. Okurken kalbinizde minik minik oyalar açıyor. Öyle de bir aşk işte!

Akıcı bir kitap Şifacı. Hayli olay ve karmaşa mevcut. Çağın hastalığı vebaya da vurgu yapılmış. Kitapta tarihsel öğeler ve karakterler hayli yoğun. Yazarın tarih eğitimi almasının etkilerini buram buram hissediyorsunuz. Buna rağmen ara ara okurken daha farklı iniş çıkışlar, büyük olaylar da bekledim ama olmadı. Özellikle aşk kısmı daha fazla ele alınabilirdi diye düşünüyorum.

Tarih dokulu, aşk, macera, gizem, sağlık gibi pek çok öğenin harmanlandığı uzun soluklu (442 sayfa) romanları seviyorsanız Şifacı'yı çok severek okuyacağınızı düşünüyorum. Unutmadan tasarımın güzelliğine de mutlaka göz atın derim, Arkadya Yayınları adeta sanat yapmış <3

Sevgilerle

25 Nisan 2016 Pazartesi

Felsefenin Kısa Tarihi / Nigel Warburton

Felsefe sever misiniz? İnce ince düşünmeyi, sorgulamayı, neden-sonuç bağlantıları kurmayı, sonunda kafanızın karmakarışık olmasını? Ben bayılırım. Felsefeye oldum olası ilgili olmuşumdur. Uzun zaman ders kitabı tadında olmayan, kısa anlaşılır bir tarzda tüm felsefe tarihini ele alan bir kitap arıyordum. Nihayet buldum! Felsefenin Kısa Tarihi adından da anlaşılacağı üzere tam da böyle bir kitap.

Sokrates'le başlayan kitap 2000 yıllık batı felsefesini filozoflara ait bölümlere ayırarak kronolojik bir çizgide ele alıyor. Her bölümün başında bölümün ana fikriyle ilgili çizimler var. Her bölüm enteresan ve sorgulatıcı bir girişe sahip, bölüm sonları ise yeni bölüme dair kusursuz bağlantılarla bezeli. Yazarın bölümlerin düzenlenmesi ve bağlantılarını sağlama konusunda çok iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Özellikle anlaşılması güç kavramları bol bol örneklendirerek açıklaması çok iyiydi.

Kitaptaki bölümler haliyle okudukça zorlaşıyor. Ne de olsa felsefe durduğu yerde durmuyor:) Bazen anlamak için birden fazla okuduğum satırlar da oldu. Buna rağmen daha açık ve anlaşılır bir anlatım da düşünemiyorum. Okurken bol bol durup düşündüm ve yazarın karşılıklı sohbet havasındaki tavrı kesinlikle bana geçti. Okurken çok çok keyiflendim, sanki elimde kahvem felsefe dedikodusu yapıyor gibi:)

Felsefe severlerin, okumak istiyorum ama cesaretim yok diyenlerin mutlaka şans vermesi gereken bir kitap. Ara ara zorlayabilir kabul ama çok öğretici ve dolu bir kitap olduğu da aşikar. Dilinin sevimliliği ve sohbet havası da hesaba katılırsa, e siz hala duruyor musunuz?

Mutlu haftalar!

23 Nisan 2016 Cumartesi

Pera / Felix Lamar

Tarih kokan kitapları sever misiniz? Özellikle de Ortacağ Avrupası ve hatta oradan da İstanbul'a uzanan türünü? Cevabınız evetse Pera tam size göre olabilir çünkü içi bildiğiniz buram buram tarih kokuyor! Yetmiyor boydan boya seyahat ettiriyor.

Venedikli Tomasso, bürokrat babasının yanında çalışan ama gönlü yazarlıkta olan henüz kendini keşfedememiş bir genç. Venedik'in ihanet ve gizemler dolu ortamında kendini keşfetmek adına çıktığı yolculuk ele alınıyor kitapta. Bu yolculukta neler olmuyor ki! Pek çok farklı karakterle bir araya gelen Tomasso'nun hayat hikayesi oldukça enteresan. Hatta ben bir nevi Simyacı tadı bile buldum diyebilirim.

Kitabın tarihsel betimlemeleri çok kuvvetli. Bu yüzden özellikle tarih dokulu kitapları seven okuyucuların dikkatini ve beğenisini kazanacağını düşünüyorum. Kitap çok uzun olmasa da (288 sayfa) yer yer sıkıldığım zamanlar oldu. Buna rağmen yazarın ilginç bir konu akışı oluşturduğu ve okuyucuyu tarihi bir doyuma ulaştırdığı da gerçek.

Tarihi kitapları ve hatta kendini keşfetme hikayelerini seviyorsanız Pera'ya göz atabilirsiniz.

Mutlu hafta sonları!

22 Nisan 2016 Cuma

Görme Duyma Konuşma / Daniel Palmer


Hayatınızın aşkı kanser olsa ve ilaçları karşılayamasaydınız ne yapardınız? Dolandırıcılık mesela... Başka birinin kimliğini kullanarak sigortasından yararlanıp ilaçları karşılatmak?... John'un eşi Ruby için yaptığı tam da bu oldu fakat esas soru halen sorulmamıştı:

     "Gerçekten ama gerçekten ne kadar ileri gidebilirsin?"

Akıl Oyunları kitabının yazarı Daniel Palmer'in Koridor yayınları'ndan çıkan psikolojik gerilirm türündeki son kitabı Görme Duyma Konuşma. John kanser olan eşi Ruby'yi kurtarmak için tanımadığı birinin bilgilerini ele geçirip sigortasını kullanmaya başlar. Ta ki o kişi John'u arayıp karşılığında korkunç bir suç oyunu teklif edene dek. John ve eşi gittikçe boyutu korkunçlaşan bu durumdan nasıl kurtulacak ve bu kişi kim?

Kitap uzun süre duygusal bir biçimde ilerleyip vaadettiği gerilimi vermekten uzak kalsa da yarıdan sonra gerilim ve polisiyeyi başarılı bir şekilde tırmandırıp , düğümü daha da karıştırmaya devam ediyor. O noktadan sonra zaten kitabı elimden bırakamadan,hep bir sonraki bölümde ne olacak gerilimi ve tedirginliği ile okudum. Kötü adam tahminlerim de gayet suya düştü. Görme Duyma Konuşma beklentilerim üstünde çıkarak beni fena halde ters köşe ettiği gibi sayfaları da birbiri ardına okutarak gözlerimi adeta şaşı etti.

Kitabın sıradan bir polisiye ya da psikolojik gerilim olmadığını düşünüyorum. Kaldı ki baş karakterlerin sıradan, belirgin bir polisiye yeteneği olmayan insanlar oluşu ve suç potansiyelinin sorgulanması enteresandı. Kitabın ahlaki ve sorgulayıcı bir yanı da vardı. Temel sorulardan biri "Kendi sevdikleriniz için başkalarının zararına ne kadar göz yumabilirsiniz?"di. Bir diğer temel taş da güven konusuydu. "Kişi yalnızca kendine güvenerek mi ilerleyebilir yoksa başkalarını da hesaba katmalı mıdır?" Tüm bunları ele aldığımda kitabın derinliğini sevdim.

Polisiye ve psikolojik gerilim sevenlerin Görme Duyma Konuşma'yı zaten beğeniyle okuyacağına eminim fakat bu türde kitaplara yakın durmayanların bile ilgisini çekebileceğini ve kitabın kendini merakla okutabileceğini düşünüyorum. Kitapta ilk yarının bir miktar uzatılmasını da nazar boncuğundan sayarsak kitap kesinlikle tavsiyedir. Ya siz Görme Duyma Konuşma'yı okudunuz mu? Yorumlarınızı bekliyorum.

Bugün cuma! Şimdiden mutlu hafta sonları.

17 Nisan 2016 Pazar

Mürebbiye / Stefan Zweig



"İnsana mutluluk kadar sağlık katan bir şey yoktur ve en büyük mutluluk da bir başka insanı mutlu etmektir."

Eğer kitap incelemelerimi takip edenlerden iseniz bilirsiniz. Ara ara Stefan Zweig kitabı okumazsam duramam. Aman bitmesin diye de yudum yudum okurum. Son okuduğum Zweig kitabı ise Mürebbiye ve tabi ki yine o şahane bilindik tat!

"Çoktan unutulduğuna ve artık gömülmüş olduğuna inanmıştı, şimdi bir el uzanmış tabutunu tıklatarak onu dışarıya çağırıyor ve aslında hiç sahip olmadığı bir ün yanılsaması yaratıyordu."



Bilmeyenler için, Zweig genellikle uzun öyküler yazmış ve bu öykülerinde de karakterlerinin psikolojilerini sicim sicim resmeden bir yazardır. Kısacık öykülerin içine tonlarca sayfa ile anlatılabilecek kadar derin duyguları sığdırabilmesi; zengin fakir, güzel çirkin her türden karakteri başarılı bir ruh hali ile yansıtabilmesi insanda okurken hayranlık uyandırır. Her hikayesinin sonunda mutlaka sarsar ve bir müddet hiç birşey yapmadan düşündürtür okuyucusunu.

Mürebbiye eseri de yazarın diğer pek çok eseri gibi kısacık bir kitap. Sadece 83 sayfa. İşin enteresan yanı içinde tam dört tane uzun öykü barındırması. Her öykü birbirinden apayrı konuları ele almakta. Öykülerden en çok "Geç Ödenen Borç"u sevdim. O kadar etkilendim ki... Eski parlak günlerini geride bırakmış yaşlı bir şöhretin hisleri ve ansızın gelen bir mutluluğa sarılışını öyle bir anlatmıştı ki Zweig, pek çok satırı yutkunarak okudum. En az sevdiğimse "Kadın ve Yeryüzü" oldu. Ana fikri biraz havada kalmış gibi hissettim. Yine de tüm öykülerde yazarın kaleminin o bilindik tadını hissettim ki, okumuş olmaktan çok memnunum.

Yazarın öykülerini sevenlerin Mürebbiye eserini de beğenerek okuyacağını düşünüyorum.
Bir yazar nasıl bu kadar kısa ve bu denli derin yazabilir derseniz, okuyun! Kitap bittiğinde sorunuzun cevabını bulmuş olup, yazarın daha çok eserini okumak isteyeceksiniz.

Mutlu pazarlar...

14 Nisan 2016 Perşembe

My Mad Fat Diary ( MMFD) ( Benim Çılgın Tombul Günlüğüm) / Rae Earl


"Acı burada. Her yerde. Doğru dürüst kapanmayan bir kapısı olan bir odada. Benden nefret eden bir anneyle birlikte. Bedenime bir tonluk hamur öbeği yapışmış gibi olan karnımla birlikte."

My Mad Fat Diary geçmiş birkaç yılda en merakla ve hatta çok büyük bir sabırla beklediğim bir diziydi. Ne de olsa sadece birkaç bölüm için aylarca yeni sezonu bekliyorduk. Topu topu 15-20 bölüm için tastamam 3 sezon geçmesi gerekti fakat beklemekten pişman mıyım? Asla! Öyle doyumu yüksek, izlerken duygudan duyguya atlatan farklı bir diziydi ki...

"Erkekleri hiç anlamıyorum ama kendimi de anlamıyorum zaten."


Dizide kilo problemi ve ruhsal sorunlar yaşayan 17 yaşında bir genç kız olan Rae Earl'ün hayatı anlatılıyordu. Karakterler, dostluk  ve inandığımız aşk öyle büyüleyiciydi ki... Hele ki o ilk sezonun final sahnesi. Bugüne kadar izlediğim en romantik sahneydi... Tüm bunların yanında bir de o döneme ait kullanılan, sahnelerine "cuk" oturan şahane müzikleri vardı. Bu kadar mükemmelliğin üstüne izleyenler olarak dizinin uyarlandığı kitabı merak edip durduk tabi. Kitap dediysem Rae Earl'ün gerçek günlüğü! Nihayet Novella Dinamik tarafından çevrilip basılınca hemen hoplaya zıplaya edindim. Ee ne de olsa artık hikayenin tamamını ellerimde tutuyordum. Daha çok ayrıntı! İşte tam olarak aradığım buydu!

"Keşke yanımda birisi olsaydı. Yanı başımda otursa, bana sarılsa... içimi ılıtsa ve bunu içtenlikle yapsaydı. Keşke o hissi alıp ona geri verebilseydim."

Sıkıntı tam da burada başlıyor işte. Ayrıntı var ama her şey bilmediğimiz gibi! Bir kere karakter isimleri farklı. Zamanla kimin kim olabileceğini bağlamaya başlıyorsunuz ama diziyle tam bir uyum kesinlikle yok. O çok sevdiğimiz arkadaş grubunun da dizide hissettiğimiz kadar yakın bağları olmadığını görüyorsunuz. Dizideki psikiyatrist de, kitapta  mevcut değil mesela ki bence dizinin temel taşlarındandı.

"Eskilerin dediği gibi olmalı. Birisini seviyorsan, özgür bırakacaksın."

Bir diğer konu da kitabın dili yer yer çocuksuluk ve gençlik arasında gidip geliyor. 17 yaş dönemi için gayet mantıklı ve anlaşılır bir durum ancak dizide öylesine olgun bir tutuma, Rae'in müthiş çıkarımlarına tanık olmuştuk ki afalladım. Bir de 1989 dönemine ait öyle çok ayrıntı ve anı var ki o dönemi bilmiyor ya da yaşamadıysanız bunaltıcı olabiliyor bu durum. Bitmek bilmeyen şarkı listeleri, dönem ünlüleriyle ilgili kısımlar gibi...

Konu kitabın tasarıma gelirse orada dururum işte. Gerçekten çok başarılı! Ciltli, kendine has ayraçlı ve posterli. Hepsi de çok hoş bence. Yazı boyutu da okuması en kolay olanından. 

Günlükte ayrıntı çok ama olay akışı pek yok. Okuyor okuyorsunuz ama olan biten hiçbir şey yok. Sürekli Rae'in aynı duyguları ve çıkmaz sokakları arasında dönüp durmaktan yorulup bitap düşüyorsunuz. Evet yazı dili akıcı ve çok hızlı okunabiliyor, ne de olsa bir günlük ve gündelik bir dille yazılmış. Bu bir avantaj olsa da okurken sıkılmaktan kurtulamıyorsunuz. Üstelik diziyle benzer temel taşlar üzerinde durmasına rağmen kitapla dizi çok çok farklı. Özellikle sonlar konusunda. Kısacası:

Hayaller dizi, gerçekler günlük...

Aslında o kadar çok şey anlatmak istiyorum ki kitaba dair ama okuyacaklara ipucu vermek istemem. Kalbim fena halde kırık ayrıldım kitaptan. Harika bir dizinin üstüne beklentimi karşılayamadı maalesef. Bir masala inanmıştım ve şimdi de kitap sayfalarında bunun yok oluşunu okudum. Dizi, kitaptan çok başarılı bir uyarlama çıkarmış, takdir edilesi fakat günlüğün hayatın gerçeklerini gözler önüne serişi de ayrı bir başarı. Evet gerçekler çok sevimsiz ama bununla da yüzleşmek gerek belki de...

Kitabı okuduğuma memnunum. Artık gerçekleri, ayrıntılarıyla biliyorum ama zaman zaman zihnimde dizideki gibi mi kalsaydı diye düşünmeden edemiyorum. Biraz karışık bir ruh hali yani bendeki. Eğer diziyi bilmeseydim kitap benim için anlamlı ama biraz "sıkıcı" kalırdı. Gerçi bu denli başarılı bir dizi örneği varken de "sıkıcı ve beklentimi karşılamayan" bir noktada kalmaktan kurtulamadı. İşin özü kitap benim için dizinin gölgesinde kaldı ki bu çok sık rastlanan bir durum değil!

Siz kitabı okudunuz mu? Nasıl buldunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.

Sevgilerle

5 Nisan 2016 Salı

Şans / Karen Kingsbury

"Son şanslara inanmak, mucizelere inanmak kadar gerçektir."

"Pes etmemek üzerine kurulu gerçek bir aşk hikayesi" diyor kitabın kendi ayracının üzerinde. Şans'ı tanımlayabilecek en kısa ve en anlamlı cümle sanırım bu olabilir.

Ellie ve Nolan 15 yaşında çocuklukla gençliğin o keskin çizgisinde kalbiyle birbirine bağlı iki dost. Birbiri için dosttan çok daha fazlasını hissettikleri duyguları yeni yeni kalplerinde uyanmakta. Kader Ellie'yi bambaşka yerlere sürüklemeden önce iki genç mektuplaşmak ve 11 yıl sonra gömdükleri mektupları yerinden çıkarmak üzere anlaşıyorlar. Kader planladığımız gibi gitmiyor işte, en azından her zaman. Yine de mutlu sonlar var mıdır? Kader bir yerde o yolları birleştirir mi? Pes etmemek işe yarar mı? Tüm bu soruların cevabını veren, aile, dost, aşk, inanç kavramlarını sorgulatan zarif cümlelerle bezeli, hafif ancak bir o kadar da dokunaklı bir roman Şans.

"Kendinize vereceğiniz son şans , hayatınızın en doğru kararı olabilir."

Dili çok yalın ve akıcı. Ne ara bu denli hızlı okuduğunuzu anlayamayacak kadar hem de. Bilhassa bahar aylarının ılık rüzgarları ve taze umutları içine çok yakışacağını düşünüyorum. Anlatılan aşkın kalbi ve duygusal yönü başarıyla işlenmişti. Affetmek, kavramı ise kitaba etkileyici noktalarda yerleştirilmişti. İnanç kavramı ise kitapta sıkça yer bulmuştu.

"Affetmek, affedeni özgür kılar."

Bazı noktalarla aynı noktada tekrarlarla yorması ve sona giden yolda biraz sabırsızlanmama yol açması dışında okuması su gibi, duygulu, hafif, cümleleriyle kalbe dokunan çok hoş bir kitaptı Şans. Umut yeşerten, aşka inandıran ve kalbi ılıtan bir kitap arıyorsanız Şanş'a mutlaka bakmalısınız.

Sevgilerle