22 Şubat 2015 Pazar

Meçhul Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig

"Beni hiç tanımamış olan sana"

Aslında sadece biraz bakıp bırakacaktım elimden. Ne ara o ilk cümleyi okudum, ne zaman ara bile vermeden son sayfayı çevirip kapağını kapattım bilmiyorum. İçimde anlatılmaz bir enkaz hissi, çöküklük ve kederle kalıverdim. Yazar durgun deniz hisleri keskin dalgalarla coşturup; ıstırap ve acıyla karışık kumu, taşı, çakılı kaldırdı diplerden. Kısacası Stefan Zweig, yine kaleminin ustalığıyla dağıttı geçti.

"Sana her şeyi başından anlatmamı sabırla bekle sevgilim, senden rica ediyorum, on beş dakika beni dinleyiver! Ben bir ömür boyu seni sevmekten usanmadım..."

"Tek arzum sadece seni bir defa görmek, sadece seninle bir defa karşılaşmak, sadece yeniden gözlerimle yüzüne uzaktan sarılabilmekti..."

R. doğum gününde isimsiz bir mektup alır. Bu mektup yıllar yılı süren uzun, ıstıraplı, asla tanınamamış, ait olamamış, sessiz ve sancılı bir aşkın son seslenişidir. Bir kadının sevdiği, uğruna ömrünü adayıp, yine de hayatında yer bulamadığı adama açık yüreklilikle ilk ve son seslenişi...

"Senin içinde hiçbir şeyin artık beni tanımadığını, senin hayatındaki küçücük bir anının bile benim hayatımla ilişkili olmadığını gösteren bakışının karşısında uyanarak gerçeği ilk defa gördüm, kaderimi ilk defa fark ettim..."

Stefan Zweig kısacık (54 sayfa) ama his ve doygunluk açısından etkisi hacminden çok daha büyük olan Meçhul Bir Kadının Mektubu'nda da diğer kitaplarında olduğu gibi okuyucusunu hayal kırıklığına uğratmıyor. Daha önce okuduğum Satranç ve Bir Kadının Yirmidört Saati kitaplarında da yazarın tüm hisleri ayaklandırıp, adeta nakış gibi işlediği düşünülürse bu kitaptaki his yoğunluğu da beklenen bir durum. Konu aşk da olunca her duygunun katlandığını hissediyorsunuz. Yalın ve anlaşılır dili ise etkileyiciliğine katkı sağlıyor.

"Ama sen, beni hiçbir zaman, asla tanımayan sen, su kenarından geçer gibi, yanımdan geçip giden, bana bir taşa basar gibi basan, hep giden ve sürekli giden ve beni hep bekleten sen benim için kimsin?"

Tek bir mektuptan ibaretmiş gibi görünen kitapta, bir kadının yıllarca süren, umutsuz, acı dolu fakat bir yandan da herşeyin farkında olan fedakar, adeta tek bir hayat amacı buymuşçasına saplandığı aşkı öyle bir derinlikle anlatılıyor ki, ortak bir acıyı paylaştığınız hissine kapılıyorsunuz. Kahroluyorsunuz adeta ve tüm kitap boyunca umuda dair tek bir cümle arıyor gözleriniz. Hele ki sevdiği adam. Kayıtsızlığı, duygusuzluğu, umursamaz ve önemsemeyen halleri, nazik tavırlarıyla sevilesi görünse de kıymet vermez unutuşları. Hepsi ama hepsi okurken duygularımı oradan oraya fırlattı adeta. Kızdım, kırıldım, yıprandım. Adamın kayıtsızlığına, duygusuzluğuna, kadının hissettikleri uğruna yaşadıklarına, kendine yaşattıklarına... Fakat bir yandan da yazarın bu denli hisleri okuyucuya geçirebilmesi karşısında kalemine bir kez daha şaşkınlık ve takdir duydum. Kesinlikle etkileyici bulduğum, yazarın daha pek çok kitabını okuma isteği oluşturan bir kitaptı.

"...seni ne kadar sevmiş olduğumu biliyorsun artık; hayır, anlıyorsun ve bu aşk sana hiç yük olmuyor. Beni özlemeyeceksin, bu benim için bir teselli. Güzel, aydınlık hayatında hiçbir şey değişmeyecek..."

Meçhul, asla hatırlanmamış bir kadının aşk kelimesinin bile yetersiz kaldığı hislerini okurken belki kızacak, belki de üzüleceksiniz. Hissiniz ne olursa olsun kitabı bitirdiğinizde duygularınızdaki çalkalanmayı ve etkileyiciliği hissedeceksiniz. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Okumaya başladığınızda zaten duramayacaksınız.

Sevgilerle

Not: Stefan Zweig'in Satranç kitap incelemesi için tıktık
         Bir Kadının Yirmidört Saati incelemesi için tıktık