11 Şubat 2015 Çarşamba

Çavdar Tarlasında Çocuklar/ J. D. Salinger


"Güzel günlerimizin bittiğini sanma
Belki bir daha böylesi olmaz
Ama her bir gün güzel aslında


Yakın durmanın zor olduğu ortada,
Uzak olmak her zaman en kolay
Ama en zoru yalnız olunca


Ömür sanki bir kara kutuymuş
Gün gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış"

Pinhani/Yitirmeden (Şarkımız yanımızda dursun, eşlik etsin bize;) )


Holden, 16 yaşında ne bir genç ne bir çocuk. Okulla arası iyi değil, gittiği okuldan atılmış. Amaçsız, yönsüz, yalnız, güvensiz, kırık bir çocuk. Savrulmak kelimesi bile yetersiz onun için. Herşeyden sıkkın, yılgın, durduğu yerde duramıyor. Dur durak bilmeden herkesi kaygısızca eleştiren bir yanı da var. Herkes sahtekar, rezil ona göre. Böyle düşününce onun mükemmel olması gerekiyor değil mi? Aksine. Anlattığı herkesten daha yalnız, daha korkunç bir parçalanmışlık içinde. Bedeniyle ruhunun bir bütün olamayıp, çocuklukla yetişkinlik denen yerde sıkışıp kaldığını, boğulduğunu hissediyorsunuz. Bedeninin içine hapsolmuş acı çeken ruhunun sesini duyuyorsunuz da Holden kendi sesini duymuyor. Kendini anlamlandıramayan, kafası karışık bir genç çocuk yalnızca. Okudukça içinizi ezen, olur olmaz eleştirileriyle bir taraftan da sabrınızı zorlayan.

" 'Sen olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten.'"

Kitap okuldan atıldıktan sonra oradan ayrılması ve yaptıkları şeklinde Holden'ın ağzından geriye dönük olarak anlatılıyor. Bu durum kitaba samimi bir hava katsa da Holden'ın genç çocuk dili, benzer anlama gelen pek çok cümleyi tekrar tekrar kurması yaşı ve içindeki ruh hali sebebiyle anlaşılır olsa da bir okuyucu olarak beni yordu. Kitap boyunca bolca kullanılan "lanet, aşağılık, rezil, sahtekar" kelimelerini ise sanırım uzun bir zaman duymak istemeyeceğim. Yine de yalın, çabuk okunur, akıcı bir dili olduğunu da eklemeliyim.

"Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden... Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz."

"Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz."

Okurken Holden'a en çok kızdım mı, bezdim mi, yoksa şefkat mi duydum inanın bilmiyorum. Tek bir hissinize ait olamayacak bir karakter. Kafası, varlığı, ruhu karmakarışık. Bir yanı iç güdülerine teslim, diğer yanı kendinden bile kaçak ve yorgun çokça da itirafsız. Kendi varlığını, belki de çocuk masumiyetini korumaya çalışırken içinde bulunduğu dünyayı, insanları sürekli eleştirmesi, buna rağmen eleştirdiği insanlara yakınlık kurma çabası ve özlemi var ki sanki dışarıdan kendini görse kendisini de beğenmeyecek gibi. Böyle bir ikilem işte. Ne var ki bir birkaç satır sonra da üzülmeye başlıyorsunuz Holden'a. Öyle bir laf ediyor, öyle birşey yapıyor ki içindeki küçük çocukla burun buruna geliveriyorsunuz. "Ah be çocuk!" diyor içiniz, ah be!

"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim."

İçinde olmaya dayanamadığı, kabullenemediği bir olgunlaşma sancısı çeken Holden'ın eleştirilerini anlıyorsunuz aslında. Arkadaşlarının uyum sağlamış, sancısız, boş vermiş yanlarına özeniyor belki de. Öğrenmek, anlamak, içine düştüğü korkunç yalnızlıktan kurtulmak istiyor. Görmek, anlamak acı çekmek anlamına geliyor çünkü. Ne var ki ne çocuk ne yetişkin olabiliyor Holden. Arada, bulanık, kayıp... 

"Denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, 'Tanıştığımıza memnun oldum,' demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız , ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız."

"Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlamaz."

Kitabın ilk çevirisindeki adı Gönülçelen. Evet biraz çeliyor gönlü. Kiminin kalbini çalarcasına, kimininkini kanatırcasına. Üzdü beni açıkçası, içimi yara yara yaptı. Kara bulutlar saldı içime sanki, umutlarımı yavan bıraktı. İyi ki okudum çünkü hep merak edecektim. Fakat bir daha okur muyum derseniz, hayır! Evet farklıydı, etkileyiciydi ama hepsinden çok yorucu, yıpratıcıydı. Sanırım kitaplarla ilgili düşüncelerimiz okuyucunun yaşı, karakteri, o anki his durumuyla da ilgili bir durum. Hayatını oturtmuş, bu yaşları ardında bırakmış kişiler ben gibi kitaptan beklentilerini doyuramamış olarak ayrılabilir.

Karar sizin.

Sevgilerle