25 Şubat 2015 Çarşamba

CNR Kitap Fuarı ve Kitap Listem

Merhaba,

İstanbul'da oturanlar için Tüyap bitmişse de vakit CNR Kitap Fuarı vaktidir! 27 Şubat-8 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek fuarı dört gözle bekliyorum. Açıkçası benim için bir Tüyap kitap fuarı olmasa da içimdeki heves ve mutluluk aynı:) Fuarı beklerken de haliyle üstüste liste yapıyorum. Kaç tane yaptım, o listeler kaç kez değişti artık bilmiyorum bile. Gerçi yaptığı kitap listelerine bütünüyle sadık kalamayan bir insanım, yine de zamanı verimli kullanmak açısından liste iyi fikir;) Aşağıdaki listenin hepsini alamayacağım. Hem okunmayı bekleyen çok fazla kitabım var hem de ne derece indirim yapılacağı önemli. Malumunuz artık pek çok kitabı uygun indirimlerle alabiliyoruz. Umarım fuardaki indirimler tatmin edici olur da elim kolum kitapla dolu dönerim:)

Eveet , konuya dön diye kendimi azarlar ve hemen listeye başlarım o halde:

1) Jane Eyre / Charlotte Bronte

Okumayan bir ben kaldım sanırım, daha da geç kalmadan okumalı o halde.

2) Antik Yunan ve Roma Hikayeleri / Emilie Kip Baker

Yunan mitolojisi ilgimi çeken konulardan. Yalın, anlaşılır dile sahip, konuyla ilgili bilgilendirici bir kitap istiyorum çoktandır. Kitabın tanıtımı oldukça hoşuma gitti. Bakalım:)

3) Frida / Barbara Mujica

4) Aşk ve Acı Frida Kahlo / Rauda Jamis

Frida Kahlo'nun yaşamıyla ilgili bir kitap okumak istiyorum fakat hangisini edinmeli henüz karar veremedim.

5) Tersyüz / Amy Harmon

Hakkında olumlu yorumlar duyduğum, konusuyla ilgimi çeken bir kitap Tersyüz. Yine de biraz kararsızım ama bakalım.

6) Sahile Aşk Vurunca / Kate Perry

İşte konusuyla aklımı çelen bir kitap daha. Nasıl merak ettim nasıl! Galiba fena halde neşeli romantiklere vurgunum:)

7) Divan / Irvin D. Yalom

Nietzsche Ağladığında uzun zamandır elimde. Okudum mu? Hayır. Neden bilmem içimden bir ses beğeneceğime emin olduğumu söylüyor. Bu kitabı öneren arkadaşım mutlaka Divan'ı da okumalısın demişti. Söz dinliyorum;)

8) Hayatın Mucizeleri /Stefan Zweig

9) Amok Koşucusu / Stefan Zweig

10) Lyon'da Düğün / Stefan Zweig

Stefan Zweig şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da psikolojik çözümleme ve gözlemleriyle başarılı bulduğum, dilini çok sevdiğim bir yazar oldu. Duygularınızı adeta bir o yana bir bu yana fırlattığından bahsetmiyorum bile. Diğer kitaplarını da edinmemek olmaz haliyle.

11) Akıl ve Tutku / Jane Austen

Aşk ve Gurur'u ( Diğer adıyla Gurur ve Önyargı) nasıl da sevmiştim. Neden yazarın başka kitaplarını da okumamışım bilmem. Neyse geç olmasın diyorum. Hatta Aşk ve Gurur'u bile alıp tekrar okumayı düşünüyorum. Belki ikisini de alırım:)

12) Yeraltından Notlar / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

13) Böyle Söyledi Zerdüşt /Friedrich Nietzsche

Dostoyevski ve Nietzsche'nin kalemiyle de tanışmalı artık.

Aslında liste daha da uzayıp gidiyor ama bir yerde durmam gerek tabi. Dilerim keyifli ve bol kitaplı bir fuar olur. Peki sizin alınacaklar listenizde hangi kitaplar var? Önerileriniz neler?

Sevgilerle

22 Şubat 2015 Pazar

Meçhul Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig

"Beni hiç tanımamış olan sana"

Aslında sadece biraz bakıp bırakacaktım elimden. Ne ara o ilk cümleyi okudum, ne zaman ara bile vermeden son sayfayı çevirip kapağını kapattım bilmiyorum. İçimde anlatılmaz bir enkaz hissi, çöküklük ve kederle kalıverdim. Yazar durgun deniz hisleri keskin dalgalarla coşturup; ıstırap ve acıyla karışık kumu, taşı, çakılı kaldırdı diplerden. Kısacası Stefan Zweig, yine kaleminin ustalığıyla dağıttı geçti.

"Sana her şeyi başından anlatmamı sabırla bekle sevgilim, senden rica ediyorum, on beş dakika beni dinleyiver! Ben bir ömür boyu seni sevmekten usanmadım..."

"Tek arzum sadece seni bir defa görmek, sadece seninle bir defa karşılaşmak, sadece yeniden gözlerimle yüzüne uzaktan sarılabilmekti..."

R. doğum gününde isimsiz bir mektup alır. Bu mektup yıllar yılı süren uzun, ıstıraplı, asla tanınamamış, ait olamamış, sessiz ve sancılı bir aşkın son seslenişidir. Bir kadının sevdiği, uğruna ömrünü adayıp, yine de hayatında yer bulamadığı adama açık yüreklilikle ilk ve son seslenişi...

"Senin içinde hiçbir şeyin artık beni tanımadığını, senin hayatındaki küçücük bir anının bile benim hayatımla ilişkili olmadığını gösteren bakışının karşısında uyanarak gerçeği ilk defa gördüm, kaderimi ilk defa fark ettim..."

Stefan Zweig kısacık (54 sayfa) ama his ve doygunluk açısından etkisi hacminden çok daha büyük olan Meçhul Bir Kadının Mektubu'nda da diğer kitaplarında olduğu gibi okuyucusunu hayal kırıklığına uğratmıyor. Daha önce okuduğum Satranç ve Bir Kadının Yirmidört Saati kitaplarında da yazarın tüm hisleri ayaklandırıp, adeta nakış gibi işlediği düşünülürse bu kitaptaki his yoğunluğu da beklenen bir durum. Konu aşk da olunca her duygunun katlandığını hissediyorsunuz. Yalın ve anlaşılır dili ise etkileyiciliğine katkı sağlıyor.

"Ama sen, beni hiçbir zaman, asla tanımayan sen, su kenarından geçer gibi, yanımdan geçip giden, bana bir taşa basar gibi basan, hep giden ve sürekli giden ve beni hep bekleten sen benim için kimsin?"

Tek bir mektuptan ibaretmiş gibi görünen kitapta, bir kadının yıllarca süren, umutsuz, acı dolu fakat bir yandan da herşeyin farkında olan fedakar, adeta tek bir hayat amacı buymuşçasına saplandığı aşkı öyle bir derinlikle anlatılıyor ki, ortak bir acıyı paylaştığınız hissine kapılıyorsunuz. Kahroluyorsunuz adeta ve tüm kitap boyunca umuda dair tek bir cümle arıyor gözleriniz. Hele ki sevdiği adam. Kayıtsızlığı, duygusuzluğu, umursamaz ve önemsemeyen halleri, nazik tavırlarıyla sevilesi görünse de kıymet vermez unutuşları. Hepsi ama hepsi okurken duygularımı oradan oraya fırlattı adeta. Kızdım, kırıldım, yıprandım. Adamın kayıtsızlığına, duygusuzluğuna, kadının hissettikleri uğruna yaşadıklarına, kendine yaşattıklarına... Fakat bir yandan da yazarın bu denli hisleri okuyucuya geçirebilmesi karşısında kalemine bir kez daha şaşkınlık ve takdir duydum. Kesinlikle etkileyici bulduğum, yazarın daha pek çok kitabını okuma isteği oluşturan bir kitaptı.

"...seni ne kadar sevmiş olduğumu biliyorsun artık; hayır, anlıyorsun ve bu aşk sana hiç yük olmuyor. Beni özlemeyeceksin, bu benim için bir teselli. Güzel, aydınlık hayatında hiçbir şey değişmeyecek..."

Meçhul, asla hatırlanmamış bir kadının aşk kelimesinin bile yetersiz kaldığı hislerini okurken belki kızacak, belki de üzüleceksiniz. Hissiniz ne olursa olsun kitabı bitirdiğinizde duygularınızdaki çalkalanmayı ve etkileyiciliği hissedeceksiniz. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Okumaya başladığınızda zaten duramayacaksınız.

Sevgilerle

Not: Stefan Zweig'in Satranç kitap incelemesi için tıktık
         Bir Kadının Yirmidört Saati incelemesi için tıktık

15 Şubat 2015 Pazar

Teklif / Judith Ivory

Kabarık etekli dönemlerde geçen tarihi aşk romanlarıyla pek tanışık değilimdir. Yine de seveni çok olunca edinmiştim bir tane. Vakit bu vakitmiş meğerse. Niye bu kadar beklemişim bilmem. Fena halde beğendim. Okurken zaman mekan kavramını kaybedersiniz ya işte öyle. Şimdiden gözüm yenilerine kaymaya başladı bile. Bir tarihi romantiklere sarmadığım kalmıştı, aldım başıma belayı:)

Bayan Edwina ( nam-ı diğer Winnie) dil bilimi konusunda usta bir kadındır. Mick Tremore ise Londra'da geçimini sağlamaya çalışan bir fare yakalayıcısı. Bir iddia üzerine Winnie bir anda kendini altı hafta içinde Mick'i bir asilzadeye dönüştürecek şekilde eğitirken bulur. Winnie ne denli terbiyeli, kurallara uyan, eğitimli bir leydi ise Mick ise bir o kadar haşarı, kurallara uyumsuz ve korkusuzdur. Fakat bilmedikleri birşey varsa ikisi de çok inatçıdır ve aralarında bitip tükenmeyen bir mücadele başlar. Mick'i bir asilzadeye dönüştüren, Winnie'nin ise içindeki kadını ortaya çıkaran aşk dolu bir çekişme...

" 'Bay Tremore ben sert tavırlı, çilli suratlı, bir kartal gibi görünmesine neden olan burnunun üzerine gözlük takmış, sade bir kadınım. Tanıdığım her erkekten de uzunum.' Bir an bu son sözlerini yeniden düşünmek zorunda kaldı 'Siz hariç.' Sabrını muhafaza etmeye çalışarak devam etti. 'Ama dürüst ve zeki bir kadınım...' "

İnanılmaz akıcı bir kitap. Başladığınız gibi elinize yapışıyor. Ara verdiğinizde özleyip tekrar okumaya dönmek istiyorsunuz. 398 sayfalık kitap bir bakıyorsunuz şıp diye bitmiş. Olaylar, duygusal gelişim öyle düzgün bir sıra ve akıcılıkla ilerliyor ki kitaptaki aşkı, romantizmi, ruhsal ve duygusal çekimi hissediyorsunuz. Mick ve Winnie arasındaki ilişkinin adeta dantel gibi örüldüğünü, her hissin, duygunun, sevginin, güvenin, aşkın nasıl oluştuğunu görüyorsunuz. (Kitapta cinsellikle ilgili kısımlar mevcut.)

"Şimdi olduğu gibi kendini sık sık yargılardı. Aslında değiştiremeyeceği, olmuş bitmiş şeyleri defalarca düşünüp durmak acı vermekten başka bir işe yaramıyordu ama kendine bir türlü mani olamıyordu. Bu çok eski bir alışkanlıktı onun için."

Kitabı bu denli sevmemde karakterlerin büyük etkisi oldu. Winnie dışarıdan bakıldığında sakin, kendi halinde, eğitimli, kültürlü ama heyecansız, silik bir karakter gibi gözüküyor. Aslında sevecen, nazik, dürüst, zeki bir kadın. Ne var ki kuralcı, katı bir yanı da var. Fakat söz konusu erkekler olduğunda oldukça çekingen, öz güvensiz ve kırılgan da. Mick ise zorlu şartlarda yaşayarak geçimin sağlamaya çalışan, çok güçlü karakterli, zeki, yakışıklı, komik bir adam. Fakat bir yandan da öfkeli, zaman zaman kaba davranıp, sınırları zorlayan, nerede duracağını bilemeyen biri. Tabi zaman içinde geçireceği değişimleri artık siz kitapta okursunuz:) Adeta şeytan tüyü olan Mick ile henüz kendini keşfedememiş Winnie'nin hikayesi gerçekten de okunası. Aralarında geçen konuşmalar ise hem çok komik hem de etkileyici.

"Onun gerçek Winnie'yi sevmesini istiyordu. İyi ve kötü taraflarıyla...."

Şimdi de gelelim kitabın sevmediğim yanlarına. Kapak hoş, özellikle de Winnie'nin kızıl olması ile uyumlu. Ama daha farklı bir kapak olabilir miydi diye de düşünmeden edemedim. Kitapta bolca yazım hatası var. Bu da okurken sıkıntı yaratıyor. Anlatımı ise oldukça karışık. Bazen Winnie'nin, bazen Mick'in gözünden anlatılanlar zaman zaman kim neyi yaptı, düşündü şeklinde anlamamı zorlaştırdı.

İlk kez bu tarz bir tarihi aşk romanı okuduğumdan kont, dük gibi kavramlar; dönem özellikleri başta beni zorladı. Mick'in başlardaki bazı davranış ve sözlerini de oldukça kaba ve haddini aşan buldum. Sanırım bundan dolayı da başlarda kitabı "Sevmedim, sevemeyeceğim galiba" gibi bir hisse kapıldım. Buna rağmen sonrasının çok daha iyiye gittiğini, okudukça her sayfasında kitabı daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hele ki sonunun başlarda hiç ummadığım şekilde neticelendiğini belirteyim. Hayır hayır ipucu vermiyorum. Okuyun diyorum çünkü Winnie ve Mick'e bayılacaksınız. Yüzünüzde mutlu ve saf aşık gülümsemesi oluşması da cabası. Nereden mi biliyorum? Kitap bitti ama ben hala gülümsüyorum:)

Sevgilerle

13 Şubat 2015 Cuma

Muzıkacı Yanko ve Kamyonka/ Henryk Sienkiewicz


"Dışarıdan soğuk görünen insanlar çoğunlukla derinden ve uzun süre sevmek nedir onu bilirler."

Kendi minicik bir kitap bu, sadece 46 sayfa. Fakat öyle hızlıca okuyup bitirebileceğinizi sanmayın sakın. Henryk Sienkiewicz'ın edebi dili ve Ahmet Rasim'in çevirisi bir araya gelince hem damağınızda tadı kalan, hem de sizi zorlayan yoğun bir dille başbaşa kalıyorsunuz. Öyle başlayınca hemen bitmiyor kısacası.

"Sevdikleri vücutları kaybedenler ömürlerini ne olursa olsun bir şeye rapt etmelidirler."


Adından da anlaşılacağı gibi Muzıkacı Yanko ve Kamyonka adlı iki hikayeden oluşuyor kitap. Muzıkacı Yanko'da küçük bir çocuğun kemana aşkını, Kamyonka'da ise bir adamın ölen karısına duyduğu özlemi okuyorsunuz. İki hikaye de birbirinden hüzünlü. Elbette bu kadar değil hikayelerin anlattıkları. Çok daha yoğun, çok daha hisli birşeylerin varlığını hissediyorsunuz okurken.

Kitabın başında hem Henryk Sienkiewicz hem de Ahmet Rasim'le ilgili bilgiler mevcut. Sonunda da yazarla ilgili bir deneme var. Kitabın kısa olmasına rağmen oldukça özenli bir çalışmayla oluşturulduğunu hissediyorsunuz. Ayrıca kapağı ve sayfalarını da kaliteli ve özenli buldum. Fakat yazılar çok küçüktü, bu da okumayı zorlaştırıyordu. 

Kitapta anlamını bilmediğim pek çok kelimenin olması ve kullanılan ağdalı dil yoğun edebi tadı sevenler için hoş olabilir ancak bende sadece kitabın hissine girmemi engelleyen bir etmen oldu. Dilinin aksine hikayelerin verdiği his ise oldukça yalın ve hoş. Buna rağmen yazarın diğer eserlerini okumayı isteyecek bir etki de yaratmadı bende maalesef.

Beni çok içine çekemeyen bir kitap olsa da edebi tadı buram buram hissetmek isteyenlerin sevebileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Karar sizin.

Sevgilerle

11 Şubat 2015 Çarşamba

Melez / Melez Sözleşmeleri Serisi-1 / Jennifer L. Armentrout

Yunan Mitolojisi meraklısı biri ne okur? Tabi ki Melez Sözleşmeleri serisini:)

Serinin ilk kitabıyla karşınızdayım efendim: Melez. Tanrılarla yaratıkların soyu Hematoiler. İki Hematoi çocuğu Safkan olurken, Hematoi ile ölümlülerin çocukları ise Melez. Safkanların güçlü özellikleri var, Melezler ise Safkanlar kadar güçlü özelliklere sahip değil. Safkanlar pek çok konuda söz sahibiyken, Melezlerin sadece iki seçeneği var: şanslı ve yetenekliyse Avcı olup iblis avlamak ya da Safkanların evinde kölelik yapmak. Alexandria bir melez, hem de pek çok kuralı delmiş bir melez. Avcı olmak için şansını iyi kullanmalı ve kurallara uymalı. Özellikle de Safkanlarla Melezlerin aşk yaşamasının yasak olduğu düşünülürse Alexandria'nın işi zor çünkü bir Safkan olan Aiden'a sırılsıklam aşık. Fakat herşey bu kadar da değil. Aslında herşey göründüğünden de karmaşık.

Herkes Jennifer L. Armentrout'un Lux serisine hayran, bense Melez Sözleşmeleri'ne:) Konu bir kere muhteşem, Yunan Mitolojisi, olağanüstü olaylar, güçler, olaylar, bitmek bilmeyen bir macera. Yanında bir de aşk var ki, haliyle tadından yenmiyor. Melez Sözleşmeleri beş kitaptan oluşan bir seri. Sıralama Melez, Safkan, Tanrı, Apollyon, Avcı şeklinde. Melez bir nevi seriye giriş kitabı olsa da kendi içinde bir olay akışı da var. Bu bakımdan hem seriyle, karakterlerle tanışıyor, bu yeni dünyayı keşfediyorsunuz hem de olaydan olaya geçiyorsunuz. Kısacas bir dakika bile sıkılmıyorsunuz okurken.

Karakterleri de çok sevdim. Oldukça sürprizli ve ne yapacaklarını kestiremediğiniz karakterler ve sanırım ben bu durumu çok seviyorum kitaplarda. Karakterlerimiz de oldukça genç, tıpkı Lux serisinde olduğu. Akıcı, heyecanlı, hareketli bir kitap Melez.

Seri okumayı seviyorsanız, hele ki fantastik ve mitolojik öğelere merakınız varsa kesinlikle bu seriyi okumalısınız. Melez'in arkasından Safkan'ı okumak için bekleyemeyeceksiniz.

Sevgilerle

Mutfakta Aşk Kokusu Var / Eleanor Moran

Amber boşanma sonrası hayatını düzene koymaya çalışan bir kadın. Yeni bir iş, yeni bir hayat diye düşünür ve ünlü şef Oscar'ın yanında işe başlar. Ne var ki Oscar'ın sinirli, gergin ve zor insan olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir.

Kapağının güzelliğine, konusunun neşeli haline bakıp da aldım ama sevdim mi hayır. Amber boşanma sonrasını yaşayan kafası ve duyguları karışık bir kadın. İçten içe hala eski kocasını seviyor. Tüm bunların üstüne Oscar'la bir ilişkiye başlaması içimde sadece hayal kırıklığı oluşturdu.

Oscar ise zor bir karakter, o kadar sinirli ve sert ki bir türlü sevemedim. Açıkçası Amber ve Oscar birbirine uymayan iki yapboz parçası gibiyken birbirine uymaya çalıştılar. Gerçi kitap belki de bir noktada bunu anlatmaya çalıştı ama ne gidişatını ne de sonunu sevebildiğim bir kitap oldu. Yalın ve çabuk okunur bir dili olsa da bitirmekte zorlandım ve beni bitirmeye iten tek şey sonunu merak edişim oldu. Buna rağmen sonunun da beni memnun ettiğini söyleyemeyeceğim.

Okuyup bitirdiğim ama memnun kalmadığım, aşk duygusunu hissedemediğim bir kitap oldu Mutfakta Aşk Var. Yine de mutfakta geçen romanlara ilginiz varsa tercihi size bırakıyorum.

Sevgilerle

Çavdar Tarlasında Çocuklar/ J. D. Salinger


"Güzel günlerimizin bittiğini sanma
Belki bir daha böylesi olmaz
Ama her bir gün güzel aslında


Yakın durmanın zor olduğu ortada,
Uzak olmak her zaman en kolay
Ama en zoru yalnız olunca


Ömür sanki bir kara kutuymuş
Gün gelince herkesin açılmış
Ama sorarsan hep geç kalınmış"

Pinhani/Yitirmeden (Şarkımız yanımızda dursun, eşlik etsin bize;) )


Holden, 16 yaşında ne bir genç ne bir çocuk. Okulla arası iyi değil, gittiği okuldan atılmış. Amaçsız, yönsüz, yalnız, güvensiz, kırık bir çocuk. Savrulmak kelimesi bile yetersiz onun için. Herşeyden sıkkın, yılgın, durduğu yerde duramıyor. Dur durak bilmeden herkesi kaygısızca eleştiren bir yanı da var. Herkes sahtekar, rezil ona göre. Böyle düşününce onun mükemmel olması gerekiyor değil mi? Aksine. Anlattığı herkesten daha yalnız, daha korkunç bir parçalanmışlık içinde. Bedeniyle ruhunun bir bütün olamayıp, çocuklukla yetişkinlik denen yerde sıkışıp kaldığını, boğulduğunu hissediyorsunuz. Bedeninin içine hapsolmuş acı çeken ruhunun sesini duyuyorsunuz da Holden kendi sesini duymuyor. Kendini anlamlandıramayan, kafası karışık bir genç çocuk yalnızca. Okudukça içinizi ezen, olur olmaz eleştirileriyle bir taraftan da sabrınızı zorlayan.

" 'Sen olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten.'"

Kitap okuldan atıldıktan sonra oradan ayrılması ve yaptıkları şeklinde Holden'ın ağzından geriye dönük olarak anlatılıyor. Bu durum kitaba samimi bir hava katsa da Holden'ın genç çocuk dili, benzer anlama gelen pek çok cümleyi tekrar tekrar kurması yaşı ve içindeki ruh hali sebebiyle anlaşılır olsa da bir okuyucu olarak beni yordu. Kitap boyunca bolca kullanılan "lanet, aşağılık, rezil, sahtekar" kelimelerini ise sanırım uzun bir zaman duymak istemeyeceğim. Yine de yalın, çabuk okunur, akıcı bir dili olduğunu da eklemeliyim.

"Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden... Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz."

"Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz."

Okurken Holden'a en çok kızdım mı, bezdim mi, yoksa şefkat mi duydum inanın bilmiyorum. Tek bir hissinize ait olamayacak bir karakter. Kafası, varlığı, ruhu karmakarışık. Bir yanı iç güdülerine teslim, diğer yanı kendinden bile kaçak ve yorgun çokça da itirafsız. Kendi varlığını, belki de çocuk masumiyetini korumaya çalışırken içinde bulunduğu dünyayı, insanları sürekli eleştirmesi, buna rağmen eleştirdiği insanlara yakınlık kurma çabası ve özlemi var ki sanki dışarıdan kendini görse kendisini de beğenmeyecek gibi. Böyle bir ikilem işte. Ne var ki bir birkaç satır sonra da üzülmeye başlıyorsunuz Holden'a. Öyle bir laf ediyor, öyle birşey yapıyor ki içindeki küçük çocukla burun buruna geliveriyorsunuz. "Ah be çocuk!" diyor içiniz, ah be!

"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim."

İçinde olmaya dayanamadığı, kabullenemediği bir olgunlaşma sancısı çeken Holden'ın eleştirilerini anlıyorsunuz aslında. Arkadaşlarının uyum sağlamış, sancısız, boş vermiş yanlarına özeniyor belki de. Öğrenmek, anlamak, içine düştüğü korkunç yalnızlıktan kurtulmak istiyor. Görmek, anlamak acı çekmek anlamına geliyor çünkü. Ne var ki ne çocuk ne yetişkin olabiliyor Holden. Arada, bulanık, kayıp... 

"Denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, 'Tanıştığımıza memnun oldum,' demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız , ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız."

"Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlamaz."

Kitabın ilk çevirisindeki adı Gönülçelen. Evet biraz çeliyor gönlü. Kiminin kalbini çalarcasına, kimininkini kanatırcasına. Üzdü beni açıkçası, içimi yara yara yaptı. Kara bulutlar saldı içime sanki, umutlarımı yavan bıraktı. İyi ki okudum çünkü hep merak edecektim. Fakat bir daha okur muyum derseniz, hayır! Evet farklıydı, etkileyiciydi ama hepsinden çok yorucu, yıpratıcıydı. Sanırım kitaplarla ilgili düşüncelerimiz okuyucunun yaşı, karakteri, o anki his durumuyla da ilgili bir durum. Hayatını oturtmuş, bu yaşları ardında bırakmış kişiler ben gibi kitaptan beklentilerini doyuramamış olarak ayrılabilir.

Karar sizin.

Sevgilerle

8 Şubat 2015 Pazar

Sophie Kinsella Kitapları


Merhabalar,

Bu yazımda Sophie Kinsella kitaplarından söz edeceğim.


Öncelikle söylemeliyim ki:

Kahkaha atacaksınız! Hazır olun! Öyle metroda, otobüste okuyayım derseniz kahkanızı tutmak zorunda kalabilir ya da kihkih gülerken garip bakışlara maruz kalabilirsiniz, benden söylemesi:) Okumaya kaptırıp durağınızı da kaçırırsanız ben karışmam ona göre:P



Moral bozukluğuna, kedere, üzüntüye birebir bu kitaplar. Yaz aylarında mutlu mutlu kumsalda okumak, hafta sonuna neşe katmak, yorgun bir günün sonunda kafa dağıtmak, moral bozucu bir günü boş vermek için harika seçenekler. Romantik komedi tadında, eğlenceli, başlayınca biten, elinizden düşüremeyeceğiniz kitaplar efendim.

Yazarın okuduğum kitapları şöyle:




* Pasaklı Tanrıça


Kitabın incelemesi için tıktık















*Beni Hatırladın Mı?


Kitabın incelemesi için tıktık





* Sır Tutabilir Misin?


Kitabın incelemesi için  tıktık















* Numaran Bende Var


Kitabın incelemesi için tıktık







*Düğün Gecesi


Kitabın incelemesi için tıktık




Hepsinin içinde en sevdiğim Numaran Bende Var olmuştu. Pasaklı Tanrıça da çok iyidir, unutmayalım tabi :) En az sevdiğimse Düğün Gecesi.




Bazılarının kapaklarını biraz çocuksu bulabilir ya da aksine çok sevimli bulup sevedebilirsiniz. Zevk meselesi. Fakat her durumda içeriğinin sizi neşelendireceğini söyleyebilirim. Yazarın ilk okuduğum kitabı Pasaklı Tanrıça'ydı ve çok sevmiştim. Sonra da diğer kitaplarını okudum zaten. Yazarın Yirmiler Kızı ve Alışverişkolik kitapları da var fakat okumadım.

"Aaah ah kederliyim dostlar", "Tam da bu tarz eğlenceli birşeyler okumak, neşelenmek istiyorum" diyorsanız koşup hemen bir Sophie Kinsella kitabı okuyun derim ben. Neşelenecek, gülecek, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile :)

Sevgilerle

7 Şubat 2015 Cumartesi

Beni Hatırladın Mı? / Sophie Kinsella

Lexi, geçirdiği trafik kazasının ardından gözlerini hastanede açıyor ama bir gariplik var. Lexi'nin hafızasında herşey 3 yıl öncesinde kalmış ve geçen sürede neler yaşadığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Hatırladığı Lexi çarpık dişli, kötü giden bir aşk hayatı olan ve sıradan bir eleman olan kız. Fakat artık çarpık dişlerinden eser kalmadığı gibi, müthiş bir kariyeri, çok da yakışıklı ve zengin bir kocası var. Lexi tüm hayatının nasıl bu kadar değiştiğini anlamaya çalışırken bir de Jon diye biri ortaya çıkıp Lexi'nin aslında kendisine aşık olduğunu söylüyor. Hadi bakalım Lexi, şimdi çöz çözebilirsen durumu:)

Pasaklı Tanrıça'yı okuyup beğendikten sonra diğer Sophie Kinsella kitaplarına da merak salmıştım. Okuyup bitirmesi sadece iki günümü aldı. Bir Pasaklı Tanrıça ya da Numaran Bende Var olmasa da akıcı, neşeli, sevimli bir kitaptı. Özellikle de sonları önemseyen biri olarak, kitaptaki konu oldukça iyi toparlandı ve sonu beni memnun etti.

Sevimli kapakları normalde sevsem de kapak orijinalinden farklı ve kitabın içeriğini yansıtmıyor. Ah orijinal kapak olsa ne iyi olurdu diyorum! Kitabın orijinal adına sadık kalınmasını ise sevdim.

Geçmiş yaşantıların insan hayatına nasıl etki ettiği ve hatalarımızı düzeltmek için hiçbir zaman geç olmadığını vurgulayan akıcı, neşeli, kurgusu güzel oluşturulmuş, hayata dair güzel bir kitaptı. Siz de çabucak okunacak, gününüzü neşelendirip, romantik komedi tadı verecek bir kitap arıyorsanız buldunuz efendim. Keyifli okumalar.

Sevgilerle

Sır Tutabilir Misin? / Sophie Kinsella


Emma'nın minik sırları var. Örneğin 36 değil 40 beden. Ya da işteki fotokopi makinelerini bozan da kendisi, tabi bunlar sadece bir kısmı. Sır dediğiniz sizde kalır değil mi? Peki Emma ne yapıyor, bir uçak yolculuğunda yanındaki hiç tanımadığı adama sırlarını döküveriyor. Amaaan canım, ne de olsa tanımıyorlar birbirlerini. Hem zaten bir daha nerede görecek ki onu? Dünya küçük bir yer ama! Ya o yabancı çalıştığınız şirketin müthiş yakışıklı patronu çıkarsa neler olur?

Tatlı mı tatlı, yine en neşelisinden bir Sophie Kinsella kitabı. Yine iki günde çabucak biten, okurken kendi kendime gülümsediklerimden. Kesinlikle sevdim:)


Sırlar ve güven kavramı üzerine oturtulmuş bu kitapta kurguyu ve konunun akışını sevdim. Kitabın adı da orijinaline uyumlu. Kapak orijinali olmasa da oldukça sevimli. Yine de orijinali olsa daha iyi olurmuş. 

Akıcı, açık, anlaşılır, çabuk okunabilecek, romantik komedi tadında bir kitap Sır Tutabilir Misin? Sophie Kinsella'nın kalemini seviyorsanız bu kitabını da mutlaka okumalısınız diyorum.

Sevgilerle

6 Şubat 2015 Cuma

Kör (mü) aşık

"Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç?
Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç?"
Bir his dolup içine uçuyorum sandın mı hiç?"*
*Sıla/Bir İlkbahar Sabahı

Bir insanın kendi kalbine yapabileceği en büyü kötülük ne diye sorsalar bana, olmayacağını bile bile aynı kişiyi sevmeye tutunmak derdim. Hem de her seferinde daha, daha çok sevmek. Oysa ne çok şey var, ne çok işaret; vaz geçmek, devam etmek, yürüyüp gitmek, yok saymak ve nihayetinde unutmak için. 

"Geçen günlere yazık etmişsin gönül sen
Öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen"*

Seviyor muyuz, kendimizi acıtmak için fazladan emek mi sarf ediyoruz onu bile ayırt edemiyor insan bir yerden sonra. Aptal olduğundan mı görmediğinden mi? Hani derler ya aşıkken kör olur gözler diye. Hayır öyle değil. Ne aptallaşıyor, ne de körleşiyor insan öyle çok çok. Bunun adı "korkaklık" daha çok. Biliyorsun sen de bal gibi. Her aşk ruhta bir çatlak, bir kırılma noktası. Ne kadar mutlu başlarsa başlasın koca bir parçanı ya kendi elinle ya da lime lime olup terk edeceksin öylece. Biliyorsun işte. Aşk bu değil mi? Gönüllü parçalanmış dağılmışken vazgeçmek, olmayacağını kabullenmek sana geri vermez parçalarını. Yetmez, doymaz bu kalp dediğin kırılıp dökülmelere. Her vaz geçiş sırayı yeni yaralara bırakır.

"Albümdeki o resme bakarken ağladın mı hiç?
Mazideki günlere kalbini bağladın mı hiç?
Unutmayıp adını senelerce andın mı hiç?"*

Boşaltmak ister misin böyle bir kalbi? Korkularını unut diyebilir misin? Hem desen bile sen inanır mısın bu dediğine? Sen canını yakmayan, geçti dediğin anda kağıt kesiği gibi sinsice içini kanatmayan bir aşk gördün mü hiç? Ben bilmem öylesini. Zaten ona da aşk diyemez bu dilim. Sevme, güvenme, bilemedin bağlanma çabası der. O kadar!

Sevmek parçalanmaktır ama en çok da korkmak, buna alışkanlık kazanmaktır. Geçin körü, aptallığı. Herkes anlıyor anlayacağını. Ama ne yaparsın? Kafadaki hayaller zor, kırık dökük kalan kalp pek küçük. İster idareli kullan korkunla, ister saç etrafa parça parça. Korku senin, aşk senin, parça pinçik yürek senin...

4 Şubat 2015 Çarşamba

Ocak Ayında Okuduklarım


Merhabaaaa!


Yeni yıl gelir mi geldi mi diye düşünürken ocak bitti bile. Bu ay okuma açısından çok verimli bir ay değildi benim için. Evet 5 kitap okudum ama bunu okuduğum kitap sayısını "az" bulduğum için söylemiyorum. Evet sayı arttıkça gururlanıp, koltuklarım kabarıyor ama açıkçası çok da önemli değil. Önemli olan ne kadar zevk aldığım. Bazen bin kitap okursun eser geçer, bazen bir kitap okursun içine oturur kalır, öyle işte. Bir kitap olsun ama içimde kalsın tercih ederim;)


Ee neden mi verimsiz? Yoğun bir aydı, sadece iş güç değil kafamın içi de yoğundu. Bu yüzden de okuduğuma pek odaklanamadım. Hal öyleyken de kendimi okumaya zorlamak kitaba haksızlık gibi geliyor bana. Sonuçta  biraz aksadı okumam. Bir de okuduğum kitapların etkileyiciliği meselesi var. Bu ayın en etkileyici kitabı şüphesiz Hayvan Çiftliği'ydi. Ardından ise İç Dünya Oyunları ve Baharat Kokulu Hayatlar geliyor. Manolya Kokulu Hikayeler ve Hayatı Bütün Kalbinle Sev ise bende kalıcı izler bırakamadı maalesef. Bu ay okuduklarımın içinde sanki birşey eksik kaldı, tam tat alamadım. Sanki bir his, doyurulmamış bir duygu. Bakalım şubatta nasıl hissedeceğim? Yine ne çok konuştum. Hadi kitaplara geçelim:


1) İç Dünya Oyunları / Yeşim Türköz

Yazarın Büyü Dükkanı kitabını sevince bu kitabı da beğenerek okudum gitti. Psikoloji içerikli ama oyun tadında bir kitap arıyorsanız yazarın Büyü Dükkanı ve İç Dünya Oyunları kitaplarına  bakabilirsiniz.


Büyü Dükkanı kitap incelemem için tıktık

İç Dünya Oyunları kitap incelemem için tıktık






2) Baharat Kokulu Hayatlar /Erica Baumeister


Yemek, hayat ve duyguların birleşimi olan sevimli bir kitaptı. Acı Çikolata, Aşk Tanrıçası'nın Yemek Okulu ya da Küçük Mucizeler Dükkanı gibi kitaplardan hoşlanıyorsanız bakabilirsiniz.


Kitabın incelemesi için tıktık





3) Hayvan Çiftliği / George Orwell


Kitabın hakkını verebilmek adına her cümlesini dikkat ve özenle okuduğum, cidden övüldüğü kadar varmış dediğim kitap. Bu ayın en beğenileni oldu kendisi.

Kitabın incelemesi için tıktık





4) Manolya Kokulu Hikayeler

Kısa hikayeler ve sözlerden oluşan, okumayı sevdirecek nitelikte, okuyanın mutlaka kendinden bir his yakalayacağını düşündüğüm hoş bir kitaptı.

Kitabın incelemesi için tıktık


5) Hayatı Bütün Kalbinle Sev / Beth Harbison

Ayın en hayal kırıklığı yaratan kitabıydı. Çokça karakter ve konu üzerinde dağılmış, aşk kavramını hissedemediğim, sevmek için çok uğraşsam da artık bitsin demekten kendimi alıkoyamadığım bir kitaptı.

                                                                            
                                                                                      Kitabın incelemesi için tıktık


İşte böylee:) Şubat okuduklarımızdan bol bol tat alacağım bir ay olur umarım. Herkese bol okumalı, mutlu, umutlu, tatlı günler olsun efendim.

Sevgilerle :)

3 Şubat 2015 Salı

Hayvan Çiftliği / George Orwell

"Tüm hayvanlar eşittir.Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir."

İyiden de iyi bir kitap okuduğunuzda, dağıldığınızda, kapağını kapatıp rafa yerleştirdiğinizde üzerine söyleyecek çok şey olduğunu fark etseniz de ağzınızdan tek kelime çıkamaz bazen. Sanki ne söyleseniz yeterince anlatamaz, yeterince hakkını veremeyecek gibi hissedersiniz. İşte ben tam da öyleyim.

Aslında pek de tarzım olmayan bir kitaptı Hayvan Çiftliği. O kadar çok duydum, öyle merak ettim ki okumalıyım demiştim kendi kendime. Şimdi düşündüğümde hem geç kalmışım diye üzülüyor, hem de damağımda bıraktığı mutluluk ya da neşe olmayan fakat unutulmayacak bir tadı aldığım için memnun oluyorum.

Kitabın konusu bir çiftlikteki hayvanların daha iyi ve adaletli bir yaşam için çiftlik sahiplerine baş kaldırışları ve yeni bir düzen kurmaları etrafında şekillense de bundan çok daha fazlası var. Kitabın çiftlikte geçmesi, karakterlerinin hayvanlar olması kitaba enteresanlık kattığı gibi, okuyucuda da merak uyandırıyor. İnsanın sırf "Nasıl anlatılabilir ki bu durum?" diye bile okuyası geliyor. Buna rağmen kitabı özel ve etkileyici kılan tek ya da en önemli özelliğin bunlar olduğunu söylemek bence haksızlık olur. Yormadan düşündüren, eleştiren bir kitap bu. En ilgi çekici özelliklerinden biri de çok yönlü eleştirel bir kitap olması. Sadece bir tarafı değil, her yönüyle durumu ele alan; okuyucuyu tek yönde değil pek çok yönde düşündüren bir kitap.

Kitabın kapak tasarımı ve renklendirilmesi, içindeki çizimleri, ayracı özenli ve incelikli bir basım çalışmasından geçildiğini hemen hissettiriyor. Fakat bunların hepsinden daha önemlisi cümlelerin akıcılığı, anlaşılırlığı, adeta su gibi akıp gitmesi. Hayvan Çiftliği yoğun bir konuyu ele almasına rağmen bu denli akıcılık ve sadelik karşısında insan ancak takdir edebiliyor. Tarzım olmayan bir kitap olduğundan en başta anlamakta zorlanır mıyım tedirginliği yaşamışsam da boşunaymış. Rahatlıkla anlaşılan, hatta bir oturuşta bitirilebilecek bir kitap (152 sayfa). Bitirmek istiyor musunuz peki? Asla! Olanca sadeliğiyle okuduğunuz her bir cümledeki özeni öylesine seziyorsunuz ki durup okuyarak kitabın hakkını vermek istiyorsunuz.

Kitabın basım ve çevirisi o kadar başarılı ki Can Yayınları ve özellikle de çevirmen Celal Üster'i takdir etmek gerek. Ayrıca çevirmenin baştaki sunuş kısmı çok itinalı ve bilgi verici bir çalışma olmuş. Kitabı okumaya başlamadan önce özellikle de konuya hakim değilseniz sunuş kısmını okumanın faydalı olacağını düşünüyorum. 

Hayvan Çiftliği, okuduğuma memnun olduğum, övüldüğü kadar varmış dediğim, her bakımdan çok özenli, yoğun ve başarılı bir kitaptı. Su gibi akıp giden tüyler ürpertici bu peri masalını kendinizi kaptırıp bir seferde mi okuyacağınız yoksa cümlelerdeki zıt bir uyum içindeki sadelik ve yoğunluğa hayran kalıp düşüne dinlene mi okuyacağınız ise size kalmış.

Sevgilerle

1 Şubat 2015 Pazar

Hayatı Bütün Kalbinle Sev / Beth Harbison

"Benim için bu zaman kadar o adamın çıkageldiği olmadı. Girmiş olduğum her ciddi ilişki, bana adamın yanındayken yanında olmadığım zamana kıyasla daha yalnız hissettiren bir şey taşıdı içinde hep."

30lu yaşlarının sonundaki Gemma esas karakterimiz. Hayattan umduğunu pek de bulamamış, aşktan yana yüzü gülmemiş, sonunda sevdiği iş olan aşçılığa sarılmış bir kadın. Geçinebilmek için azimle çalışması lazım, kısacası işten başını kaldıracak vakti yok. Haftanın belli günleri belli kişilerin evlerinde özel aşçılık yapıyor. Çalıştığı her ev ise bambaşka bir dünya. Gemma'nın işe, geçimini sağlamaya ve bolca da aşka ihtiyacı var. Bunun için de biraz umut ve cesarete.

"Birkaç yıl boyunca birine bir daha güvenebileceğimi düşünmedim hiç. Hatta başka biri hakkında doğru dürüst bir yargıya varmak konusunda kendime bile güvenemeyeceğimi düşünüyordum."

Arka kapaktaki konusunu okuyup almıştım bu kitabı A101 indirimden. Kapak güzel, tanıtım güzel, fiyat güzel. Daha ne olsun değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm. Hatta oh be mis gibi bir aşk romanı okuyacağım diye de sevinmiştim. Hevesim kursağımda kaldı! Arka kapak kitabı bence yeterince yansıtmıyor, kapağın sevimliliği ise okurken sıkıntıdan çatladığım gerçeğini değiştirmiyor.Oysa arka kapak tanıtımı bana geç bulunmuş bir aşka dair roman izlenimi vermişti. Okuduğumsa bir kadının hataları, hayatı ve her şeye rağmen devam edişi vb... Aşk deseniz var demeye dilim varmıyor. Kimisi işlenen aşkı gerçekçi ve abartıdan uzak bulabilir ve bu halini de sevebilir. Fakat aşk duygusu bana hiç geçmedi desem yeridir.

"Ve al işte. Bana gelince, ben her şey için koşullara kendimi uydurmaktan yorulmuştum. Bazen bunu paylaşmak istiyordum, yükün yarısını alması ve zaferlerin yarısını paylaşması için başka biri olsun istiyordum."

Kitapta bolca Gemma'nın iş hayatına, yanında çalıştığı aile fertlerinin hayatlarına, sorunlarına yer veriliyor. Bir noktaya kadar iyi bir durum olsa da Gemma'nın yan karakterler arasında kaybolduğunu düşünüyorum. Hatta o kadar çok yan karakterlerin hayatlarına daldım ki kitaptan koptuğum, dağıldığım, sıkıldığım,  "Konu neydi?" diye düşündüğüm oldu. Kaldı ki karakterler o kadar çoktu ve değişik sorunlara sahipti ki hiç bir soruna yeterince yoğunlaşılamadığı hissine kapıldım. 400 sayfanın büyük bölümü tekdüze ilerlerken neredeyse son 70 sayfasında koşar adım sona ilerlenmesini de anlayamadım.

Kitabın hiç mi olumlu yanı yoktu? Tabi ki vardı. Kesinlikle düşündüren, hüzünlendiren, gerçekçi kısımları vardı. Özellikle Gemma'nın kendiyle konuşmaları kitabın en sevdiğim yanlarından biriydi. Kitap aynı zamanda neşeli kısımlar da içeriyordu. Fakat yabancı yazar etkeninden dolayı bazı espirileri ve benzetmeleri anlamaktakta zorlandım. Sonu ise kesinlikle havada kalan sonlardan değil, net. Bu bakımdan olumlu bir yorum daha!

Çok isteyerek, umutla başlasam ve sevmek için çok uğraşsam da umduğumu bulamadığım bir kitaptı. Bu yüzden tavsiye edemeyeceğim ama yine de karar sizin tabi ki.

Sevgilerle