29 Kasım 2014 Cumartesi

Aşık ve Gururlu / Melissa Nathan

"Kızımız Bay Darcy'yle tanıştı. Ve bu bir ilk bakışta nefretti."

Jane Austen'ın Aşk ve Gurur'unu bilmeyen var mıdır? Ne kadar şanslıyım ki dünya klasikleriyle ilk tanışmam tam olarak bu kitapla oldu. İlk olduğundan mı, yoksa konusunun tam benlik olduğundan mı bilinmez ama çok özel bir yeri vardır bu kitabın bende. Haliyle yıllar sonra modern bir yorumu olan "Aşık ve Gururlu"yu görünce hemen aldım. Düşünmedim bile!

Konu aynı, yine Elizabeth'in inadı ve ön yargısı ile Bay Darcy'nin kibiri arasına sıkışmış aşkları ele alınıyor. Konu zaten bir kere Jane Austen'ın kaleminden yazıldığından ve kendini fazlasıyla ispat ettiğinden açıkçası yazar zor bir işe kalkışmış. Bu yüzden saygı duyduğumu belirtmeliyim. Peki bu zorluğun altından kalkabilmiş mi? Kesinlikle, evet!

Kitap Aşk ve Gurur'un günümüz şartlarında modern bir yorumu. Aşk ve Gurur'un tüm karakterleri çok güzel bir şekilde orijinaline uyumlu şekilde yerleştirilmiş. Kurgu da ilerledikçe çok daha hayran bıraktırıyor kendine. Her nedense orijinal kitapta Elizabeth'in inadı beni yormasa da bu kitapta esas kızın halleri beni biraz yıprattı ama rahatsız edecek kadar değil. Kapağı ise pek sevdiğimi ve kitabın içeriğiyle alakalı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Orijinal kapak bence çok daha iyi olurmuş.

Aşık ve Gururlu, akıcı, çabuk okunan, orijinalinin komik ve başarılı bir örneği. Benim gibi Aşk ve Gurur'un tutkunuysanız ve bizim aşıkları da özlediyseniz durmayın okuyun derim. Bu kitap tam hasret gidermelik:)

Sevgilerle

28 Kasım 2014 Cuma

Unutursam Fısılda

"Gel ya da git, böyle yapma
Sensiz kalbimde sızı var..."
Gel ya da Git/ Unutursam Fısılda Film Müziği

Bir süredir aklımda tek bir film vardı: Unutursam Fısılda. Sonunda izledim ve ekranda isimler akıp film bittiğinde ben o koltukta kaldım. Donmuş bakışlarla sabitlendim ekrana. Durdum... Aklımda tek bir soru vardı: 

Hayatta cesaret gösteren mi en ağır bedeli öder, yoksa göstermeyen mi?

Ayperi ve Hanife'nin hikayesi bu, birbirinden çok ayrı ama hayatın döne dolaşa aynı durakta buluşturduğu iki kardeşin. Hanife utangaç, sakin, koruyucu, fedakar tam bir abla karakteri. Ayperi ise ele avuca sığmaz kız kardeş. Küçük kasabalarına yeni gelen kaymakamın oğlu iki kardeşin hayatına öyle bir etki ediyor ki... Yıllarca sürecek hikaye burada başlıyor. Ayperi aşkının ve şarkı söyleme hayallerinin peşinden gidiyor. Hanife ise Ayperi'den kalan enkazı toparlamakla geçiriyor yıllarını. Zaman iki kardeşe de çok şey öğretiyor. Acıyla, tecrübeyle, özlemle... Ve birgün belki de ikisinin de geleceğini bildiği o vakit geliyor: yüzleşme zamanı!

"Sev ya da git
Öyle bakma
Artık canımı acıtma..."
Gel ya da Git/ Unutursam Fısılda Film Müziği

Hayat garip bir yer. Durmak ya da nefessiz kalırcasına koşmak arasında bir yerde. İçimiz delicesine koşmak, kanatlanmak isterken yine içimizde bir ses onu susturmaya çalışıyor. Tutkun, hayallerin ayrı bağırıyor; bağların, korkuların, tedirginliklerin ayrı. Arada kalmak bir seçenek değil.

Ya yanacak, ya donacaksın. İkisinin de bedelleri olacak. Karar vermen gereken hangi bedeli ödemeye değeceği...

"Ben de delirebilirdim, yoldan çıkabilirdim
Yapmadım, kıyamadım sana
Hep keyfini bekledim, yollarını gözledim
Bir küçük kıvılcım istedim..."
Gel ya da Git/ Unutursam Fısılda Film Müziği

Tutku ve hayallerin peşinden koş diyen yanımız Ayperi; katlanan, susan, biçilen rolüne razı gelip, tutkularını hapseden, ürkek yanımız Hanife. Filmin uzunca bir kısmında Ayperi'ye kızdım ama öyle bir sahne yaşandı ki, herşey öyle tepetaklak oldu ki iki yanım birden yanmaya başladı. Hanife'nin yaşanmamışlıklarına, Ayperi'nin yaşanmışlıklarına takıldı aklım, ruhum, kalbim. Arada kaldım. Yine de hep daha fazla Hanife'ye düştü aklım. Yaşanmamışlıkların acısı, yaşanmışlıkları bastırdı. Ayperi ne kadar eleştirse de sığındığı yer hep Hanife oldu. Susan, kendi hayatını başkaları için ezen, görünmeyense Hanife. Benim kırgın yanım galiba hep biraz fazla Hanife dedi.

"Sana bir iyilik, hem kendime de
Sessiz sakin gidiyorum
Bana bir keder bir de kalem ver
Son kez yazıyorum sana..."
Bir Mazi Bin Hatıra/ Unutursam Fısılda Film Müziği

Ah filmin müzikleri! Onlar nasıl güzel şarkılardır... Kenan Doğulu gerçekten harika bir iş çıkarmış. Farah Zeynep Abdullah da güzel yorumlamış. Eski bir Yeşilçam filmi izliyormuş gibi hem hüzünleniyor, hem mutlu oluyor, damağınızda mutlu anılarınızın saklı olduğu o nostaljik tadı yakalıyorsunuz. Hepsi birbirinden güzel olsa da benim favorim "Gel ya da Git". Oyunculuklar da başarılı ama ne yalan söyleyeyim Işıl Yücesoy ve Hümeyra'nın yer aldığı sahneler çok daha etkileyici geldi bana. Filmde tek içime sinmeyen Ayperi ve Tarık arasındaki aşk oldu. Duygu bana geçmedi.

Çağan Irmak, oyuncular, tüm ekip ve tabi ki şarkılarla Kenan Doğulu muhteşem bir iş çıkarmış. Kalbiniz titreyecek, aklınız sorularla boğuşacak, içinizde bir ses hayatınızı sorgulayacak. Bu öyle bir sorgulama olacak ki bir tarafı tutkularını zincirleyen yanınızı acıtacak, diğeri cesur yanınıza ses verecek. Fakat hangi bedele hazır olduğunuza sizin karar vermeniz gerekecek.

Sevgilerle

27 Kasım 2014 Perşembe

Düğün Gecesi / Sophie Kinsella

Lottie erkek arkadaşından beklediği evlenme teklifini alamıyor. Boş mu duracak peki? Elbette, hayır! Yıllar önceki erkek arkadaşı bir anda karşısına çıkıp evlenme teklif edince teklife balıklama atlıyor. Tabi ya, zaten hep onu sevmişti (!) Lottie'nin kız kardeşi Fliss ise sancılı bir boşanma sürecinin içinde, kardeşinin  de hata yaptığına emin ve bu evliliğe engel olmaya çok kararlı. Sonrası Lottie'nin Yunan Adaları'ndaki harika balayı ya da Fliss'in balayını mahvedip Lottie'nin evliliğine son verme çabaları...

Sophie Kinsella kitaplarını çok severim. Son çıkan kitabını da yazar etkenine güvenerek bir koşu almıştım. Hatta aldıktan uzun süre de okumaya kıyamamıştım. Hata ettiğimi bildiririm. Kendisi hayal kırıklığım oldu çünkü!


En az sevdiğim, en az güldüğüm, hatta sıkıla sıkıla bitiremediğim bir kitap oldu. Karakterlere ısınamadım. Ne Fliss'e, ne Lottie'ye. Lottie hayal dünyasında yaşıyor, Fliss ise fazla baskın ve bunaltıcı. Erkek karakterler de akılda kalıcı etkinlikte değil. Kısacası kayda değer bulduğum bir karakter olmadı. Komik miydi? Zaman zaman evet. Diğer Sophie Kinsella kitaplarıyla yarışır mıydı?Benim için asla!

Kitap Lottie'nin ve Fliss'in ağzından bölümler halinde anlatılıyor. Fikir olarak güzel evet ama bir Lottie'nin bir Fliss'in bakış açısıyla farklı hayatlara dalıyoruz ki konu durmadan dallanıp budaklanıyor. Keşke daha az karakterle daha net bir konu işlenseymiş demekten alamıyorum kendimi. Belki o zaman bu kadar sıkmazdı.

Sophie Kinsella kitaplarına ayrı bir sempatim var bu kesin. Muhtemelen başka kitaplarını da alıp okuyacağım ama bildiğim birşey varsa bundan sonrakileri kesinlikle konusuna bağlı olarak alacağım.

Not: Tabi ki favori Sophie Kinsella kitabımı söylemeden geçemem: Numaran Bende Var

       "Aaa nasılmış ki o?" diyenler kitabın incelemesi için tıktık  :)

Sevgilerle

25 Kasım 2014 Salı

Yüz kırışıklığı nedir ki? Ruhun kırışmasın yeter!

Birkaç haftadır aynada yüzüme bakıyorum. Bakıyorum da hiç benzetemiyorum kendime. Gözlerimin etrafındaki kaz ayakları halay çekiyor. Göz altı torbalarım patates çuvalından hallice. Yanaklarım her gülümsememe kırış kırış, dalga dalga cevap veriyor bana. Ne oluyor diyorum kendi kendime. Aslında cevap aynadan bağırıyor biliyorum: Yaşlanıyorsun!

Peh, sanki ilk yaşlanan, yüzünde kırışıklıklar çıkan sensin. Aş kızım bunu diyorsunuz değil mi? Demesi kolay. Siz hiç yaşlandınız mı? Tanımadığınız bir yüze baktınız mı aynada? Ya yıllar önünüzden lunaparktaki hızlı oyuncaklar gibi geçerken gerçekleşemeyen hayallerinizi düşündünüz mü? Kabarık pembe bir elbise giyemedim mesela ya da başıma o saçma taçlardan taktırıp topuz yaptıramadım hiç. Baloya gidemedim. Kumsalda hiç gitar dinlemedim. Bunca minik ayrıntı bir yana, aslında ne çok hayalime geç kaldım dediniz mi? Şimdi zaman bana sinsice gülüp parmağıyla kırışıklıklarımı gösteriyor. Acele et, hayaller beklemez diyor!

Aslında biliyorum mesele ne geçen zaman, ne yüzümdeki çizgiler. Hatta itiraf etmem gerekirse seviyorum bile kırışıklıklarımı. Onlar bana yaşanmışlıklarımın hatırası. Yanağımın üstündeki o çizgide ne çok gülmüştüm. Ya o torba, kaç gün ağlamıştım ve ne çok çalışmıştım gecelerce. Hepsini bir hayat izi gibi taşıyorum yüzümde. Ne var ki bir de geç kaldıklarımı anlatıyorlar bana, acele etmem gerekenleri. Orada durup düşünüyorum galiba. Çokça...

Birşeyler değişiyor, hayat akıyor. Kabul etmek lazım. Durup düşünmek, yapamadıklarına vahlanmak da bir işe yaramıyor. Her hayal gerçek olmak için kurulur diyorum kendime. Hayaline birebir benzememesi sorun değil. Belki o kabarık elbisenin yaşı geçti ama neden olmasın? Üstelik kafamda da kocaman bir taç:) Vay be!

Bir yanım genç yüzümü, kaygısız ruhumu ve hiç incinmemiş yanımı özlese de biliyorum ki ne aklım, ne ruhum, ne kalbim aynı kaldı. O zaman yüzüm niye aynı kalsın? Varım, burdayım, yaşıyorum, hissediyorum... İçimde garip mutlu bir melodi çalıyor ve konuşuyor kendi kendine:

Yüz kırışıklığı dediğin nedir ki? Ruh kırışıklığı olmasın yeter!

Sevgilerle

23 Kasım 2014 Pazar

Reklam Aşkı / Victoria Michaels

Lexi önce annesini kaybetmiş, ardından da hasta babasına bakmak için üniversite eğitimini yarıda bırakmış iyi kalpli ve fedakar bir kızdır. Yıllar sonra babasının ölümü ile birlikte yarıda bıraktığı hayatında tekrar ayakları üstünde durmak ister fakat ne eğitim ne de iş geçmişi yeterlidir. Başvurduğu işlerden birine kabul edilmesiyle şansının nihayet döndüğünü düşünmeye başlar, ta ki asistanı olduğu patronun lisede sırılsıklam aşık olduğu Vincent Drake olduğunu fark edene kadar. Geçen yıllar Vincet Drake'i soğuk, sert, asabi ve güvensiz biri yapmıştır. Daha da fenası Lexi'yi hiç mi hiç hatırlamamıştır.

Sabahın köründe kalktım, gecenin bir yarısı yattım, sorumlusu işte bu kitap:) Elime alınca bırakamadım. "Tamam bak iki sayfa okuyup ara vereceğim" dediğim her an okumaya devam ettiğim için her yere geç kalmama sebep oldu. Yüzümde şapsal bir gülümseme ile kalakalmam da cabası, ne soru duyuyorum, ne bir konuşma. Tamamen başka bir aleme daldım okurken. Artık dışarıdan nasıl gözüktüysem insanlar durup durup "Ne okuyorsun bu kadar dalmış?" dediler. Varın siz düşünün halimi. Birkaç kez de yüzümde durduramadığım sırıtmam yüzünden rezil oldum sanırım amaaan ne yapayım, çok güzeldi:)

Upuzun bir roman, tastamam 472 sayfa. Peki ben bir an olsun sıkıldım mı okurken? Hayır! Akıcı, neşeli, komik, zaman zaman hüzünlü, duygusal, iyi kurgulanmış ve kesinlikle harika karakterler içeren bir roman. Nakış gibi işlenmiş, ayrıntılı ve tüm taşları yerine oturan bir roman okuyorsunuz. Bir romantik kitap sevdalısı olarak kesinlikle çok sevdiğimi söylemem gerek.

Lexi akıllı, zeki, çalışkan, fedakar, vefalı, iyi niyetli bir karakter. İdeal bir karakter yani. Vincent ise bir o kadar zıttı. Huzursuz, asabi, gergin, katı, güvensiz biri. Ciddi anlamda da kalp kırıcı. Lexi geçmişinden dolayı iş konusunda özgüvensiz ve başarmaya aç. Bu yüzden de hem işinde başarılı olmak hem de Vincent'a olan aşkı yüzünden her türlü davranışına katlanıyor. Gerçi lafını da hiç esirgemiyor ama yine de kitap boyunca Lexi'ye üzülmeden edemiyorsunuz. Vincent'ın davranışlarının da bir noktaya kadar açıklaması var ama yeterli mi emin değilim. Doğrusu Vincent kesinlikle en sevdiğim erkek karakterlerin yakınından bile geçmiyor. Hani bin gönlüm olsa birini vermem hali. Yine de hemen karar vermemek lazım diyerek meraklarda bırakayım sizi:)

Kitapta bolca iş ortamı mevcut fakat beni boğmadı. Her ayrıntının doğru bir noktaya oturduğunu ve gerekli olduğunu okudukça anlıyorsunuz. Kitapta öylesine hareketli bir konu akışı var ki sıkılmaya fırsat bulamadım. Sonunun da çok hoş, tatmin edici ve sürprizlerle dolu olduğunu söylemeliyim. Hatta o kadar ki bazı hızlı değişimlere "Nasıl yani?" tepkisi vermedim değil ama yine de sonunu sevdim. Sadece bazı karakterle ilgili eksik noktaların kaldığını düşündüm. Onlar da tamamlansa kusursuz olurmuş.

Kitabın kapağı orijinalinden farklı. Bizdekini orijinalinden daha çok sevsem de olmamış. Kapaktaki kişiler kesinlikle Lexi ve Vincent'ı yansıtmıyor. Kapağın kitabın içeriğiyle de bir ilgisi yok. Arka kapak yazısını sevmesem kapağa bakıp kesinlikle almazdım. Bir de kitabın adı var ki onu da sevmedim. Bence kitabın içeriğini yeterince yansıtmıyor. İçerik Lexi'nin aşkı ve kendini bulma öyküsü. Yani sadece aşk değil, aşktan çok ama çok daha fazlası var. Bu yüzden orijinal adı olan "Trust in Advertising"e sadık kalınsa çok daha anlamlı olurmuş. Kitap bittiğinde bu adın ne kadar uyumlu olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz.

Sevdim, çok ama çok sevdim ben bu kitabı. Sadece aşk değil, bir insanın kendini keşfetme, başarma ve yeniden doğuşunun kitabı bu. Okuyup bitirdiğinizde çok daha umutlu bakıyorsunuz hayatınıza ve dileklerinizle ilgili "Neden olmasın?" derken buluyorsunuz kendinizi. Son sözüm: okuyun!

Sevgilerle

21 Kasım 2014 Cuma

Baştan Çıkarma Seansları / Gina L. Maxwell

Reid Andrews başarılı bir boksör fakat sakatlığı nedeniyle neredeyse ünvanını kaybetmek üzere. Önündeki maça kadar iyileşmesi gereken Reid, gittiği fizik tedavi uzmanının en yakın arkadaşının, yıllardır görmediği kız kardeşi olduğunu görüyor ve hikaye başlıyor.  Lucie, iyi kalpli, kendi halinde bir kadın. Ne var ki söz konusu erkekler olduğunda özgüveni yok. Uzun süredir ilgi duyduğu adamın kendisini fark etmesi için değişmesi ve içindeki kadını ortaya çıkarması gerekiyor. Bu durumda ortaya bir anlaşma çıkıyor: Lucie Reid'e sakatlığı konusunda, Reid de Lucie'ye kendini keşfetmesi için yardım edecek. İşler de böylece karışacak!

Açıkçası romantik bir kitap okurum umuduyla, biraz kapak, biraz da tanıtım yazısından hareketle merak edip aldığım bir kitaptı. Çabuk okunan, yalın, akıcı, bir iki günde bitirilecek bir kitap fakat yoğun bir aşk romanı okumuş hissine kapılmıyorsunuz. Kitabın romantizm boyutunu yetersiz ve yüzeysel buldum. Gerçekten ortada bir aşk var mı, ne zaman aşık oldular anlamıyorsunuz. Sanki herşey oldu bittiye geliyor. Karakterler merak uyandırıcı olsa da, özüne inilmediğini düşünüyorum. Halbuki Lucie karakterinin irdeleneceğini düşünmüştüm alırken, öyle olmadı. Kitapta cinsellikle ilgili kısımlar da mevcut diyerek hemen uyarımı da yapayım. Yazarın bu kısımlardaki ifade tarzını da sevmedim. 

Bu tarz kitaplarda genellikle beklentim romantik bir hikayenin yanında neşeli öğeler olması yönünde. Yani biraz da gülmek, eğlenmek, çiftlerin atışmalarını okumak istiyorum. Bu kitap ise sade, sıradan, fark edilir iniş çıkışları olmayan bir kitaptı. Okurken ne olacak diye beni heyecanlandırmadı.

Kitabın orijinal adı "Seducing Cinderella". Kapak da orijinal hali değil, öyle kalsaydı kitabı da almaz, şu an bu yorumu da yazıyor olmazdım. Bence asıl kapak, -her ne kadar sevmesem de- kitaba daha uygunmuş. Ah kapaklar, ah tanıtım yazıları :(

Sanırım kitabın en sevdiğim yönü sonunu güzel bağlamışlar. Kitabın belki de en iyi, en çıkış yapan kısımlarından biriydi. En azından sonunun tatmin edici olduğunu düşünüyorum. Kitabı kapattığımda sonları önemseyen biri olarak yüzümde tebessüm oluşturdu.

Genel olarak değerlendirdiğimde okuması kolay, hafta sonlarında okunup hafta içinin yorgunluğunu alıp, kafa yormayacak bir hikaye fakat okurken ne güldüm, ne duygulandım, ne de şaşırdım kayda değer şekilde. Kesinlikle daha iyi romantikler bulabilirsiniz diyorum.

Sevgilerle

20 Kasım 2014 Perşembe

Obsidiyen- Lux 1 / Jennifer L. Armentrout

Tamam lütfen şu kınamaları bir kesebilir miyiz? Evet biliyorum okumayan kalmadı, hatta belki ülkenin yarısı bile bu seriyi okumuş olabilir. Bırak kitabın içeriğini ve yorumlarını merak etmeyi diyaloglarını dahi ezbere bilebilir ama ne yapayım yani? :( Ben de okudum, bir ufacık minicik inceleme yazısı yazmayayım mı? :)

Bu bir uzaylı serisi. Vampirlerden herkese illallah geldiği sırada ortaya çıkınca da "Kurtar biziiii" çığlıkları içinde sarıldık kendisine (Vampirler de iyiydi aslında ya:) ) Farklı konu bulmuşuz kaçırır mıyız? Neyse efendim esas kızımız Katy, babası ölünce annesiyle hiç bilmedikleri bir kasabaya taşınıyorlar. Arkadaş edineyim, en yakın komşumla tanışayım derken gidip de elin uzaylısını buluyor kızımız ama ne uzaylı! Boy pos endam hepsi Daemon'da, ah bir de öküzlük tabi! Atışmalar, gıcık olmalar falan derken Katy ve Daemon arasında garip bir durum oluşuyor. Aşk ve nefret arası o minik çizgi hali:) Daemon'ın zamanla düşünceli hallerine de şahit oluyoruz derken hooop olaylar karışıyor. Kızımız insan, oğlumuz uzaylı olunca normal şeyler olmasını beklemiyoruz tabi. Gerisini de ben söylemeyeyim o zaman;)

Obsidiyen Lux serisinin ilk kitabı. Oniks, Opal, Köken, Direniş diye devam eden seri nihayet beşinci kitapta bitiyor. Ha ben ancak ikinciyi bitirdim diğerleri elimde olmasına rağmen o başka. Sebeplerim var tabi, açıklayacağım. Öncelikle tamam seri uzaylı serisi, konu farklı ama neticede Alacakaranlık  ve Hush Hush serilerine benzettim. Yine esas kızın dilinden dinliyoruz, kızımız yine lise çağında, farklı bir türden olan yine oğlan, kahraman rolü biçilen de korunup kollanan da aynı karakterler. Seri güzel, akıcı, açık, merak uyandırıcı. Ben de elime alınca meraktan bırakamıyorum ayrı ama ah şu benzerlikler! Bu yüzden de ilerleyesim, diğer kitaplara geçesim gelmiyor. Sanırım bu durumda benzer fazlaca seri okumuş olmamın etkisi de var. Siz siz olun üst üste benzer tarzda seriler okumayın, sonra benim gibi oluyorsunuz, huysuzum huysuz!

Kapağı sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Oldum olası kapakta gerçek kişiler kullanılmasından hoşlanmam. Kafamda oluşturduğum karakter görüntüsü ile kapakta gördüğüm kişiler elbette birebir uymayacak, bunu anlıyorum ama sonuçta bu bir kitap film değil. Bırakın da hayalimizdeki gibi kalsın karakterler, ısınamadım kapağa hem de hiç.

Bunca huysuzluğumu toparlarsak Obsidiyen güzel, iyi kurgulanmış, akıcı, yalın, hep bir sonraki sayfasını merak ettiren biraz da muzip, neşeli yanı olan bir kitap. Sevmedim desem yalan olur. Seriyi de şüphesiz tamamlayacağım ama biraz zaman. Okumayı düşünenlere de son bir tavsiye olarak başlamadan önce kendinize şu iki soruyu sorun diyorum:

       5 kitaplık bir seriye hazır mısınız?
       Bu tarz serileri seviyor musunuz?

Cevabınız evetse şüphesiz başlayın çünkü yazar işin hakkını veriyor ve bu tarzda yazılacak en iyi serilerden biriyle karşı karşıya kalıyorsunuz:)

18 Kasım 2014 Salı

Kadın, Yemek ve Tanrı / Geneen Roth


"Mutluluğa giden yol yoktur, mutluluk yoldur."
Thich Nhat Hanh


Kilo bazıları için zaman zaman kalçasına yerleşen fazladan birkaç kilo.  Kimisi içinse hayatının tam merkezine yerleşip tüm hayatını değiştiren bir etken. Peki neden kilo alıyoruz? Gerçekten yemek yerken kendimizi frenleyemediğimiz için mi? Yoksa doymadığımız için mi? Peki ya doymayan ne? Midemiz mi? Ruhumuz mu?



"Bitkin, bunalmış ve yalnız hissettiğinizde yemek yemenin hayatınızı artık kurtarmayacağına inandığınızda duracaksınız. Kendinize yiyeceklere inandığınızdan daha fazla inandığınızda, yiyecekleri paramparça olmamak için tek şansınız olarak kullanmaktan vazgeçeceksiniz."

Kitapta duygusal yeme kavramından bahsediliyor. İnsanların aç bir mideyi doyurmaktan ziyade ruhundaki açlığı, sevgi yoksunluğunu doyurmak adına yemek yediği; yaşadığı sıkıntılardan kurtulmak, bastırmak, görmezden gelmek adına yemeğe sığındığı anlatılıyor. Bu bir nevi savunma ve yön değiştirme hareketi aslında. İnsanların sorunlarıyla ya da geçmişten gelen mutsuz anlarıyla yüzleşmekten kaçmak, saklanmak adına bu tür sığınma davranışları içine girebileceğini belirten yazar, yemek yemenin bunun sadece bir türü olduğunu ifade ediyor.

"Keder, üzüntü acı verir ama bizi yok eden duygular değildir. Duygular hakkında kendimize söylediklerimizdir."



Kitap adından da anlaşılacağı üzere manevi bir yön de içeriyor. Kişilerin duygusal yeme durumunu ancak farkındalık, yüzleşme ve neticede sevgi ile çözebileceği ifade ediliyor. Doymayan bir kalp ve ruh her daim yemeyi bir savunma, unutma, acıyı görmezden gelme mekanizması olarak görecek. Bu da kişinin diyet yapıp zayıflasa bile mutlu olmamasına ve hatta yeniden kilo almasına sebep olacak. Burada önemli olan kişinin kendiyle yüzleşmesi ve sevgiyi tanıması.



"...Ona bir yüz gerdirme, mide kelepçesi veya yağ aldırma ameliyatından sonra bile, yılların nefret ve reddedilme duygusunun aniden ve mucizevi bir şekilde sevgiye dönüştüğü hiç kimseyle karşılaşmadım. Bir duygunun yaşanmasına izin vermezseniz, onun bitmesine de izin vermiyorsunuz demektir."

Kitabın temel önerilerinden biri yüzleşmek. Sanırım en güç nokta da burası. Sonuçta sorunların kaynağının başladığı nokta kişilerin geçmişindeki ve şimdiki acılarını görmezden gelişi. Bu noktada yaraların iyileşmesi için önce yaraların acısını hissetmek gerekiyor galiba. Bu da en cesaret gerektiren kısım.

"Hıçkırarak ağlamak, içini çekmek, kocaman bir kayanın kalbini ezdiğini hissetmek için kendine izin ver... Kendini kapatmak, bedenini terk etmek için yemeği kullanmadığında, aslında daha canlı hissettiğinin farkına var."

Kitabın yazarı da uzun yıllar kilo sorunu yaşamış ve yaşadığı sıkıntılardan içtenlikle söz ediyor. Bu bakımdan yazarın söylediklerine daha bir kulak kabartıyor ve kitaba daha sıkı bağlanıyorsunuz. Kapak tasarımı çok şirin ve hoş. Kitabın adı da orijinaline uygun olarak çevrilmiş. Bunlar iyi güzel de arka kapak yazısının kitabın içeriği konusunda yeterince bilgi verdiğini sanmıyorum. Açıkçası içi bu kadar yoğun bilgi ve sözle dolu olan bir kitabın arka yazısının çok daha iyi olmasını beklerdim.

"Bir şeyi sevdiğinizde ona iyilikler dilersiniz, nefret ettiğinizde ise ortadan kaldırmak istersiniz. Değişim nefretle değil sevgiyle gelir."

Kitapta neden kilo alındığı,  kilo verme çabalarının neden sonuçsuz kaldığı, kilonun bir sorun olmaktan nasıl çıkacağı sorularının cevabı öyle sorgulayıcı ve içten bir dille ele alınıyor ki sanki elinizde çay fincanınız, karşınızda da samimi bir arkadaşınızla kalbinizde gizli kalmış yaraların kabuklarını önce koparıp sonra sarıyorsunuz. Bazen kalkıp gitmek istiyorsunuz bu sohbetten, can acıtıyor çünkü bazı cümlelerin dürüstlük ve yalın gerçekliği. Yine de cevapları merak ediyorsunuz, okuyorsunuz hem de altını çizerek, kafa sallayarak.

"Passionate Presence adlı kitabında Catherine Ingram, 'Kaplanlarla dolu bir odada farz et, ne yapardın?' diye soran geön bir arkadaşı hakkında bir hikaye anlatıyor. Catherine 'Bilmem, koşar mıydım, saklanır mıydım? Sen ne yapardın?' diyor. Arkadaşı 'Farz etmekten vazgeçerdim diye cevap veriyor."

Bazı kısımları çok samimi, bazılarıysa çok terimsel olan bir kitap bu. Kesinlikle yoğun bilgi ve bolca terim içeriyor. Haliyle cümleler de öyle su gibi akmıyor. Ya yazımından ya çevirisinden kaynaklı olarak kitabın dili zaman zaman yordu beni. Ayrıca bazen yazarın oradan oraya atladığı hissine kapılıp, buraya nasıl geldik derken buldum kendimi. Bu yüzden okuması ve takibi zor bir kitap oldu. Çok kez daha iyi anlamak için satırları geri dönüp okudum. Sonuçta çok kalın olmasa da okuması oldukça zaman alan bir kitap oldu, en azından benim için.

"Artık bizi incitemezler."

Kadın, Yemek ve Tanrı adını ve kapağını sevip, arka kapak yazısını da okuyunca "Hımm iyi olabilir mi acaba?" deyip, boş bulunup aldığım bir kitaptı. Pek de birşey beklemeden, hatta ne bekleyeceğinizi de tam bilemeden okumaya başlamıştım. Bu kitap bir nevi benim sürpriz yumurtamdı ve şimdi anlıyorum ki doğru yumurtayı seçmişim:) Genel çerçevede beğenmediğim noktalar olsa da ben bu kitabı çok sevdim. Kadın, Yemek ve Tanrı çok dolu bir kitap ve farklı bakış açısıyla dikkati hak ediyor. 


Yaşanmışlıklardan gelen içtenliğin, burukluğun, kırılgan ama güçlü duruşun bu kadar iyi sergilendiği, kilo konusunun bu denli samimi bir dille ele alındığı kitap zor bulunur, benden söylemesi.

Sevgilerle

16 Kasım 2014 Pazar

Elit / Kiera Cass

"...ona baktığımda...
Onundum."

Beni Seç ile başlayan serimiz Elit ile devam ediyor efendim. "Beni Seç incelemesini okumadım ama ben" diyenler için tık tık

Saraydaki 35 kızımızın sayısı artık 6 ya düştü ve Seçim'in Elit aşaması başladı. Zamanın daralıp yarışın kızıştığını söylememe bilmem gerek var mı? America ise kararsızlık ve tereddütlerle boğuşuyor. Vermesi gereken büyük kararlar var. Acaba gerçekten bir prenses olabilir mi? Peki ya aşk? Apsen mi yoksa Maxon mu? Tek bir seçim ve sonsuza kadar değişecek hayatlar...

"Hayatımın on beş dakikasının başıma dert olmamasını istemem beni berbat biri mi yapar? İyi hissetmek istemem? Birisi beni seviyormuş gibi davranmam? Dilersen beni yargılayabilirsin ama hayatımda normal birşeyler olsun istediğim için özür dileyemem."

Elit, Beni Seç serisinin ikinci kitabı. Bu kitapta ilkinden farklı olarak Prens Maxon'ın geçmişine dair daha fazla ipucu yakalıyorsunuz. Apsen de America için çok daha yoğun bir çabaya giriyor. Kızların da elenmesiyle kitaptaki karakter sayısı azalıp kişileri daha derinlemesine tanıma fırsatınız oluyor. Hoş bazılarını tanımasak da olurmuş diyorsunuz (bakınız: Celeste). Kitapta America'nın hislerindeki değişim ve gelgitlere de bolca yer veriliyor. Gerçi bu kitapta America'nın bazı davranışları beni kızdırdı, bu kadar da arada kalınmaz ki canım! Zaten kitap boyunca durup durup elinizde olmadan kendinize hep şu soruyu soruyorsunuz "Ben America'nın yerinde olsam ne yapardım?" Yazar hakikaten okuyucuyu iki arada bırakmakta çok başarılı.

" ' Beni hiç sevdin mi?' "

Hangisi daha eğlenceliydi derseniz sanırım ilk kitaptan daha fazla keyif almıştım. Buna rağmen ikinci kitap da karakterlerle ilgili boşlukları doldurma vazifesini görüyor ki olmasa olmazmış. Sonuncu kitabı henüz ben de okumadım ama sanırım zamanı da geldi. Yapabilirsin, vedalaşabilirsin bu güzel seriyle hadi canım benim (bu blog yazarı da bir garip:) )

" 'Bana ait olduğunu sanmıştım.' "

Kitap tıpkı ilki gibi çok can alıcı bir noktada bitiyor ve hikaye çok daha keskin bir viraja giriyor. Dönüp başladığınız noktaya baktığınızda öyle çok gelişme olduğunu görüyorsunuz ki "Vay be" diyorsunuz. Kesinlikle akıcı ve hareketli bir seri. Okuyucusunu asla hayal kırıklığına uğratmıyor. Büyük ihtimalle de ya Apsen ya da Maxon hayranı olacaksınız, bu noktada serinin sonu kimi mutlu eder bilinmez. Benim tercihim mi? Onu da son kitabın yorumunda açıklayacağım;)

Sevgilerle

14 Kasım 2014 Cuma

Beni Seç / Kiera Cass

Illéa'da her genç kız tek bir hayalle büyüyor: günün birinde prensin eşini seçtiği Seçim'i kazanıp onun karısı olmak ve sarayda yepyeni bir hayata adım atmak. Sadece statü ve güzel kıyafetler demek değil Seçim'i kazanmak. Pek çokları için sefaletten kurtulmak. Sınıflara ayrılmış halkın içinde esas kızımız America, 8 seviyeden 5. de. Sanatçı sınıfı denilen bu sınıf maddi olarak iyi durumda değil ve Seçim onlar için bulunmaz bir fırsat. Buna rağmen America'nın hiç o taraklarda bezi yok, Seçim umrunda bile değil. Onun gözü sadece Aspen'de. Kendinden bile daha düşük seviyede olan, onu fedakarca seven ama sefalet içindeki çaresiz sevdiğinde.

America güçlü, kararlı biraz da asi bir karakter. Aspen'in fedakarlık yapacağım diye herşeyi batırıp mutlaka Seçim'e katılması konusundaki ısrarına sinirlenip yarışmaya katılıyor. Sonrası America ve saray maceraları:) Ah her masalda bir prens olur tabi, unuttum mu sandınız? Prens Maxon, dışından bakınca iyi eğitimli ama kibirli ve boş biri; peki ya yakından tanıyınca?

"Gelecek herşey için kendimi hazırladım ve cesaretimi topladım. Tüm geride kalanlar için yapmaya karar verdiğim tek şey şuydu: geride bırakmak. Saray benim mabedim olacaktı. Apsen'in adını ne düşünecek ne de söyleyecektim. Benimle birlikte oraya gelme izni yoktu; bu küçük macera için koyduğum kural buydu. Daha fazlası değil. Hoşça kal Apsen."

Beni Seç, romantizm, distopya ve masal öğelerinin başarıyla harmanlandığı bir seri. Bu bakımdan okuyucu kitlesini de genişletiyor. Yine bir seri olan Açlık Oyunları'nı bilmeyen yoktur. İşte Beni Seç serisi de sadece romantik denemese de, Açlık Oyunları'nın daha aşka bulanmış ve birkaç tık daha neşeli bir türü. Orada ölümüne yarışıyorlardı, burada aşkına. Haliyle bolca dedikodu, güzellik yarışı ve söylenti var. Tam bir kazan anlayacağınız. 35 birbirinden güzel ve iddialı kızla başlayan bu yarışın nasıl süreceğini varın siz düşünün!

"Düşüncelerime o kadar dalmıştım ki Prens Maxon konuşana kadar yalnız olmadığımın farkına varmadım.
       'İyi misin tatlım?' diye sordu.
      'Ben senin tatlın değilim.' Dik dik bakmak için kafamı kaldırdım. Ses tonumdaki ya da gözlerimdeki tiksintiyi yanlış anlamak olanaksızdı.Sanırım ona tapmamızı ve varlığı için uğurlu yıldızımıza şükretmemizi bekliyordu."

Serinin sıralaması Beni Seç, Elit ve Sonsuza Dek şeklinde. Kapak tasarımı konusunda takdir edilecek şekilde yurt dışındaki kapağa sadık kalınmış. Normalde kapakta gerçek kişiler kullanılmasını sevmem, okurken hayalimde biçimlendirdiğim karakter görüntülerini sınırlandırdığını düşünürüm fakat bu kapağı çok sevdim. America ve kapaktaki kız arasında hiçbir uyumsuzluk hissetmedim. Serinin diğer kapakları da aynı şekilde çok başarılı ama benim favorim ilki:)

"Annem patronluk taslıyorudu... ve bana, her ne yapıyorsam devam etmemi söylüyordu. Evet, anne, prense benimle hiç sansının olmadığını söyleyip, elimden geldiğince hakaret edeceğim. Harika plan."

Beni Seç serinin ilk kitabı olduğundan sonu sizi meraklarda bırakıp gidiyor. Hemen bir Elit arıyor gözleriniz. Hoş, ben son kitap olan Sonsuza Dek'le aldığımdan beri bakışıyorum. Merak etmediğimden değil, bitsin istemediğimden. İnsanlar kötü günlerine makarna, pirinç saklar ben sevdiğim kitabı saklıyorum:)

"Gavril 'Hepsi göründükleri gibi tatlı, nazik leydiler mi?' diye sordu. Maxon cevap vermeden önce, vereceği cevap beni gülümsetti. Çünkü ne diyeceğini biliyordum... bir anlamda.
        'Hımm...' Maxon Gavril'in ardından bana baktı, ' Neredeyse hepsi.'

Çocuklukta dinlediğimiz masalları çok sevdiğimizden mi yoksa prens, prenses gibi hissetmek hoşumuza gittiğinde mi bilinmez ama bu seriyi seveceksiniz. Çok hızlı okunan bir modern zaman masalı olsa da birbirinden güzel elbiselerimizle sarayda dolansak diyorsanız doğru kitaptasınız. Fakat unutmayın, saraylar her zaman beklediğiniz gibi çıkmaz ve aşk hiçbir zaman en kolay denklem olmaz;)

Sevgilerle

13 Kasım 2014 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali


"Artık hiçbir şeyin değişmesine imkan yok… Lüzum da yok."

Hakkında kaç kere konuşuldu, kaç kez yazıldı kimbilir. Geç mi kaldım yazmaya, sanmam. Her zaman, herkesin söyleyecek birkaç kırık cümlesi kalır Kürk Mantolu Madonna’ya dair. Hiç bitmez…

"Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?"

Çok satanlar listesinden hiç düşmeyen, ağırlığının sayfa sayısıyla hiçbir bağlantısının olmadığı, okuyanı ayrı, okumayanı ayrı pişman bırakan kitap. Kitapta altını çizmediğim satır o kadar az ki. Her cümleye ayrı romanlar, şiirler yazası geliyor insanın. İçimiz hava alıyor okurken, hani şu kimsenin görmediğini sandığımız odalarımız…

"Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim."

Raif Bey hayattaki amacını, gidişatını henüz bulamamış, insanlara uzak, içe kapanık, sanata, kitaba meraklı bir genç adam. Eğitim için gittiği Almanya’da bir resim galerisinde gördüğü Kürk Mantolu Madonna portresinde takılı kalıyor aklı, ruhu. Bu portrenin hem modeli hem ressamı olan kadında bugüne kadar arayıp da bulamadığı, içinde çukur kalmış tüm delikleri dolduracak bir güven, sevgi ve tutku buluyor. Raif Bey aşık oluyor! Gerçi aşk, yetersiz bir kelime galiba. Raif Bey o güne kadar var olan insanlardan kaçışını, güvensizliğini, amaçsızlığını hepsini ama hepsini Maria Puder ile terk ediyor. Hiç hissetmediği bir yaşam ve mutlu olma arzusunu tek bir kişide topluyor ve tüm pamuk ipliklerini Maria Puder'e bağlıyor...

"Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım."

Maria Puder de en az Raif Bey kadar ilginç bir karakter. İç dünyasında yalnız, kırılgan ve güvensiz bir kadın. Hal böyle olunca iki yara bandı gibi birbirlerini sarıyorlar. Ne var ki ikisi de konu insanlar olunca ürkek, ikisi de güvensiz. Her ne kadar birbirinin yaralarını sarsalar da en önemli yerlerde çekingen sözlerinin zayıflığını hissediyorsunuz. Bir farkla, bu ürkek kelimelerin altında onlarca satır var biliyorsunuz. Sessizliğin haykırışını nasıl da net duyabiliyorsunuz kitapta... Susmak ancak bu kadar çok şey anlatabilir diyorsunuz. Satır aralarına aklınızdan yeni cümleler, yeni hisler katıyorsunuz. Söylenememiş tüm sözlerin pişmanlığı onlardan önce sizin içinize kaldırılmaz bir kaya ağırlığıyla oturuyor, gitmiyor...

"Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler olduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmeyecek şeyler…"

Kürk Mantolu Madonna, ilk bakışta kırık bir aşk hikayesi gibi görünse de bundan ibaret değil. İnsanın yaraları, umutsuzluğu, hayat mücadelesi, ailesi, yalnızlığı, kırgınlığı, aşkı, kalbi, ruhu, herşeyi... Sabahattin Ali, içimizin en ürkek yerlerine hafif ama öyle içten dokunmuş ki, herkes kendi içinde olan belki de hiç tanışmadığı bir Raif Efendi ile karşılaşıyor. Sanki Raif Efendi'nin hayatını okumaktan çok kendinizden parça parça kesitler okuyor, anlıyor, fark ediyorsunuz. 

"Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık bir ümidim yok. Bu sondu…"

Çabucak okunuyor Kürk Mantolu Madonna, meraktan sayfalar birbirini kovalıyor. Arada anlamını bilmediğim kelimeler çıksa da ne akıcılığa ne de kitabın anlaşılırlığına olumsuz bir etkisi var. Her haliyle seviyorsunuz kitabı. Son sayfayı da okuyup kapatırken sessiz ama derin bir iç çekiş çıkıyor boğazınızdan belli belirsiz. Söylenecek herşeyin söylendiğini düşünüyorsunuz o an kitapta, hem de ne güzel söylenmiş...

"Bende inanmak noksanmış… Demek ki insanlar, benden inanmak kabiliyetimi almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…"

Demiştim ya hani herkesin söyleyecek birkaç kırık cümlesi vardır bu kitaba diye, galiba yetmedi, hiç de yetmeyecek anlatmaya. Tek birşey kaldı aklımda, ruhumda kitabın ardından, tek bir hayat dersi hepsinden öte:

Aşk var! Güven var! Umut var! Ama esas olan bulmak değil, bulduğunda tereddüte düşmeden sıkı sıkı sarılmak. Ertelemeler, beklemeler, tereddütler zamanla pişmanlık, umutsuzluk ve güvensizliğe dönüşüyor. Koca koca hayatları yaşanmamışlıklarımızla tüketmek mi? Oysa hayat bazen, tek bir an, tek bir sözcük. Kaçırdın mı geçmiş ola…

Sevgilerle

12 Kasım 2014 Çarşamba

Numaran Bende Var / Sophie Kinsella

“Aşık mıyım? Bilmiyorum.
Beni sevip sevmediğini bilmiyorum.
Onu sevip sevmediğimi bilmiyorum.
Tek diyebileceğim, aklımdan hiç çıkmayan tek kişi o.
Duymak istediğim onun sesi. Görmeyi umduğum onun yüzü.”

Sophie Kinsella ile tanışmam cep boy bir “Pasaklı Tanrıça” ile oldu. Öylesine güldüm ve eğlendim ki okurken ardı arkasına diğer kitaplarını da alıp okumaya başladım. O kadar akıcı, neşeli, içten ki Sophie Kinsella kitapları birkaç günde bitirdim her başladığımı. İçlerinden bir tanesine ise ayrı vuruldum, apayrı. Numaran Bende Var!

Poppy, düğününe günler kala nişanlısının verdiği aile yadigarı yüzüğü kaybediyor, üstüne bir de aynı gece telefonunu çaldırınca işler sarpa sarıyor. Ne yapacağını şaşırdığı sırada çöp kovasında bir cep telefonu bulunca da sıkı sıkı sarılıyor. Yüzüğü kaybettiği otele bu numarayı bırakıyor, hem böylece nişanlısı da yüzüğü kaybettiğini anlamaz. O zamana kadar da yüzüğü bulur zaten canım, oldu bitti bile.  Tabi ki her telefonun bir gerçek sahibi vardır. İş adamı Sam Roxton, danışmanını aradığını sanırken telefonun diğer ucunda Poppy ile karşılaşıyor. Bizim danışman haber vermeden işi bırakmış meğerse, hem de çok önemli bir iş anlaşmasının ortasında.  Sam hattın iş hattı olduğunu söyleyip ısrarla telefonu geri istese de Poppy de dediğim dedik bir kız, yüzüğüm de yüzüğüm diyip telefonu vermiyor. Anlaşmaya varıyorlar sonunda, birkaç günlüğüne telefon Poppy’de kalacak ama her mesajı Sam’e iletecek. Geri kalanı da sizin okumanız gerekecek:)

Poppy çok tatlı, içten, bizden bir karakter. Hemen içiniz ısınıyor. Duygusal, neşeli ve fedakar biri. Ne var ki bazı noktalarda kendine güvensiz biri. Sam ise tam bir iş adamı, kararlı, kendinden emin. Onun sorunu ise Poppy’nin aksine duygusallık yönünden biraz sınıfta kalması. Duygusal konularda kaçak davransa da Poppy ve Sam birbirinin eksiklerini çok iyi tamamlayan iki karakter. Karşılıklı mesajlaşmalarını okurken zıtlaşmak ancak bu kadar tatlı olabilir diyorsunuz. Anlayacağınız üzere kitabın en büyük hoşluklarından biri de Sam ve Poppy’nin birbirine attığı mesajlar. Seveceksiniz, hem de çok!

Uyarımı da yapayım hemen. Bu kitabı öyle otobüste, metroda falan okumayan. Kahkaha atasınız geliyor sonra, atamıyorsunuz, kendinizi tutmak adına yüzünüz buruş buruş oluyor:D Bir de üstüne durak kaçırıyorsunuz. Yüzünüzde şapşal, aşık bir gülümseme oluşuyor ki aaah ah!  Yok yok siz iyisi mi evde okuyun. Dışarıda “Deli mi bu acaba?”  yorumlarına maruz kalmak istemeyiz değil mi:)

Kitabın orijinal adı “I’ve Got Your Number” Bu bakımdan adlandırmaya mutluluktan resmen alkış tutasım geldi. Oldum olası sevimsiz buluyorum çünkü kitapların orijinal isimlerinden farklı adlandırılmalarını. Kitabın kapağının parlaklığını da ilk başta çok sevmiştim fakat fotoğrafta da göreceğiniz gibi parlaklıklar dökülüyor. Parlaklık dışında kapak tasarımını da sevmediğimi eklemeliyim. Yurt dışındaki orijinal kapağa sadık kalınsa çok daha iyi olabilirmiş. Şimdilerde kitabın kapağı değiştirilse de yine orijinal kapak değil ve bence yine cık olmamış.

Numaran Bende Var,  Sophie Kinsella kitaplarımın arasında tartışmasız en sevdiğim. Sürprizlerle dolu, romantik, mutluluk veren, gülümseten bir roman olsa da okusak diyorsanız hemen okumaya başlayın çünkü aradığınız kitap bu!

Peki ya siz hangi Sophie Kinsella kitaplarını okudunuz? En sevdiğiniz hangisi oldu?

Sevgilerle

10 Kasım 2014 Pazartesi

Tüyap Kitap Fuarı izlenimlerim ve aldıklarım

Geldi geldi, benim de Tüyap günüm geldi ve nihayet düştüm yollara. Sevdiceğime kavuşur gibi kavuştum kitap fuarına. İçeri girer girmez gözlerim yıldız yıldız oldu zaten "Ay nereye gitsem, hangi salondan başlasam" diye. Tamam sakin! Hemen bir fuar haritası aldım, mutlaka gitmek istediğim yayınevlerinin stand numaralarını bulup işaretledim, listemi çıkardım ve hazırım dedim gözümde azimli bir duruşla:) Bir girdim ki salondan sanki gözüme bir ışık doldu, ne mutluluk aaah ah!

Biliyorsunuz sizinle olası kitap listemi paylaşmıştım. Hah işte o liste bayağı bir değişim geçirdi:) Fuara gidene kadar kaç kitap daha ekledim, alanda gezerken kaç kitapta gözüm kaldı hiç bilmiyorum. Neyse çok uzattım, ilk kitaplarımı Nemesis Kitap'tan aldım: 

       1) Küçük Bir Aşk Hikayesi-Shannon Stacey
       2) Yoksa Hala Bekar Mısın-Rachel Gibson
       3) Reklam Aşkı-Victoria Michaels yazısı için tıktık



Her birine 10 TL ödedim. Stantta görev alan kişi kitaplarla ilgili bilgi sahibi ve ilgiliydi. Reklam Aşkı'nın tanıtımlarını görmüş ama alıp almamak konusunda ikilemde kalmıştım. Görevlinin de önerisiyle bir şans vermek istedim. Gerçi benim gözüm Aranan Aşk Bulundu-Jennifer Probst kitabındaydı ama tanıtımında 15 Kasım'da çıkacağı söylendiği üzere yoktu. 

Sırada Martı Yayınları var. Martı'da güzel indirimler vardı diye hatırlıyorum ama burdan almak istediğim tek bir kitap olup, listem de kabarık olunca fazla dağılmak istemedim. Doğum Lekesi ile başlayıp, Asil Kan ile devam eden serinin 3. kitabını 10 TL ye aldım:

      4) Sonsuz Yemin-Caragh M. O'Brien

Bir süredir Fi ve Çi her yerde. Sanırım siz de duymuşsunuzdur. Hele öyle hoş alıntılar paylaşılıyor ki yok dedim, kesin almalıyım. Destek Yayınları' ndan çıkan Fi ve devam kitabı olan Çi'yi %25 indirimle aldım. Fi 21 TL, Çi ise 15 TL ye geldi diye hatırlıyorum. Ha unutmadan serinin devam kitabı Pi ise henüz çıkmadı:)

     5) Fi- Akilah Azra Kohen
     6) Çi- Akilah Azra Kohen


Vee sırada Ephesus Yayınları var. Nasıl hoş sohbet, konuşkan, güler yüzlü insanlar vardı stantta anlatamam. O kadar çok konuştum ki:) Kitap listemde de yazdığım gibi Ejderha serisinin 4 kitabını almak istiyordum fakat serinin ilk kitabı ellerinde olmayınca diğerlerini de almak istemedim. Yine de aklımda bu seri. Ben de listemdeki Şans Bilekliği'ni aldım. Yanlış hatırlamıyorsam 15 TL ödedim. Hiçliğin Kıyısında adlı kitabın ve Fatih Murat Arsal kitaplarının oldukça güzel olduğunu söylediler.

   7) Şans Bilekliği-Cathy Lamb

Pegasus Yayınları'na baktım baktım yine baktım. Bir türlü karar veremedim Labirent serisini alsam mı almasam mı diye. Görevliyle konuştum, baktım, inceledim, düşündüm, kafamı kaşıdım ve  son dönemde çok fazla seri okumuş olsam da sonunda aldım. Labirent serisini karton içinde üçlü set olarak aldım:

    8) Ölümcül Kaçış-James Dashner
    9) Alev Deneyleri-James Dashner
    10) Son İsyan-James Dashner

Dex Yayınları'nda 9 TL gibi uygun fiyatlı kitaplar vardı ama istediğim bir kitap olmadığından birşey almadım. Domingo Yayınevi'nden Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Matematik Fikri'nde kararsız kalıp almadım, belki ileride. Geçenlerde Yeşim Türköz'ün Büyü Dükkanı'nın incelemesini yapmıştım blogda. Gerçekten çok beğendiğim bir dili olunca Epsilon Yayınları stantında diğer kitaplarına da bakayım dedim. İndirim keseme yeterli gelmeyince almadım ama Yeşim Türköz'ün Büyü Dükkanı'nda İki Çınar ve İç Dünya Oyunları kitaplarını aklımın bir köşesine not ettim. Merak edenler için Can Yayınları'nda da sanırım %20 indirim vardı. Unutmadan Artemis Yayınları'ndan Uyumsuz serisinin 4. kitabını sorsam da maalesef yoktu.

Fuar esnasında sanırım birkaç kez arayıp da gözümün önünde duran kitabı bulamayıp görevlilere sordum; birkaç kez de "Nerdeyim ben yahu?" diyerek yolumu kaybettim:D Eee her yer kitap dolu olunca insanın gözleri kamaşıyor, yapacak birşey yok. Zaten aradığım bir kitabı görmeyiversin gözlerim, hangi yönden gelip hangi yöne gideceğimi karıştırıyorum:) Dönüş yolunda kollarımın kas yaptığını, muhtemelen uzadığını söylemiyorum bile. Güzel, hem de çok güzel birgündü. Seneye olacak kitap fuarını daha şimdiden beklemeye başladım bile. Eğer hala gitmediyseniz fuar 16 Kasım'a kadar devam ediyor. Peki ya fuara gidenler, siz neler aldınız?

Sevgiler

8 Kasım 2014 Cumartesi

Kocan Kadar Konuş/ Şebnem Burcuoğlu

Son zamanların popüler kitabı "Kocan Kadar Konuş"u, aman ben eksik kalmayayım deyip okudum. An itibariyle de bitirdim. Şu yazıyı beş dakika önce kitabı bitirmiş olarak, yazmasam çatlarım halimle yazıyorum:)

Kitabımızın esas kızı Efsun. 30'una gelmiş, bugüne kadarki ilişkilerinde başarılı olamamış kızımız. Etrafındaki herkes şakır şakır evlenmeye başlayıp da kendisi tüm ilişkilerinde başarısız olunca kızımızın da paçaları tutuşuyor aman ne oluyor, yalnız mı kalacağım, evlenemeyecek miyim diye? Ailesindeki hanımların gazıyla türlü türlü koca bulma taktiklerini uygulamaya başlıyor ki kitap da zaten tam bu noktada başlıyor. Daha ilk atağında da hayatının biricik aşkı Sinan'la karşılaşıyor 14 yılın ardından. Aradığım budur, ne yapıp edip elde edeceğim derken de herşeyi berbat edişini okuyoruz hep birlikte.

Kitabı bitirmem bir haftamı aldı yaklaşık olarak. Çok mu kalındı? Hayır. Akıcı mı değildi. Yoo gayet akıcıydı. E niye bitiremedin a kızım? İtti kitap beni dostlar. Hem de fena halde. Bir bende mi var bu huy bilmem ama bir kitapta esas karaktere ısınmam gerek, sevmem gerek, samimiyetine inanmam gerek. Cık olmadı, Efsun'a ısınamadım. Efsun karakterinin kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar etrafındaki tanıdık tanımadık herkesi küçümser tavırlarda olması, davranışlarıyla dalga geçmesi ve işin en garibi o beğenmediği insan tiplerinden farklı davranmaması beni kitaptan kopardı. Hem eleştiriyorsun hem de aynı şekilde davranıyorsun, Efsun karakteri bu noktada bana samimiyetsiz geldi. Gerçi kitabın sonunda ha toparladı ha toparlayacak gibi hissetsem de bu bekleyişim de boş çıktı. Kitabın sonu da beni tatmin etmedi. Bana kalırsa Efsun karakteri ne kitabın başında anlattığı kız çıktı, ne de özüne dönmeye çalıştığını iddia ettiği kişi. Belki başından beri eleştirdiği insanlardan biriydi kimbilir. 

Kitabın dili yalın, açık ve akıcı. Komik de bulabilirsiniz esasen ama ben Efsun'un gerekli gereksiz baştan sona yer alan eleştirilerine o kadar takıldım ki istisnalar dışında komik bulamadım genelini. Unutmadan, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna kitabından oldukça alıntı var kitapta. Bu bakımdan iki kitap arasında kurulan bağlantı ve alıntılar ilginizi çekebilir.

Kitabın kapağıyla çekilen fotoğraflar, kitap adının adeta marş haline gelmesi popülerliğine katkıda bulunsa da, kitabın önüne geçtiği hissine kapılıyor insan. Neticede okuduğuma pişman değilim ama okumasam da olurmuş diyebiliyorum.

Sevgilerle

6 Kasım 2014 Perşembe

Geel gel, Tüyap kitap listeme gel

Ve işte beklenen an geldi dostlar! Tüyap kitap fuarına saatler kaldı. Bilmeyenler için fuar 8-16 Kasım tarihleri arasında. Nasıl bir heyecan bendeki anlatamam. "Aman kızım n'oluyorsun?" demeyin. Tamam her istediğimiz kitaba ulaşabiliyoruz şu zamanda ama o kadar kitabın arasında dolaşmak, dokunmak, incelemek... Ne bileyim çok heyecanlanıyorum düşününce. Kaldı ki aynı ilgiyi paylaşan insanlarla aynı havayı solumak, aynı kitaplara bakıp bambaşka duygulara bürünmek, belki de ortak bir histe buluşmak... Yani işin aslı sadece kitap almak ya da incelemek değil bu. Çok daha başka, yoğun, içten birşey. Siz anlıyorsunuz beni değil mi? :)

Yıl boyunca alacağım kitapların listesini yaparım ben. Gerçi bir noktada dayanamayıp çoğunu yıl içinde alıveririm. Yine öyle oldu sanırım ama baktım da Tüyap'ın payına düşen yine bir sürü kitap düşmüş aklıma. Yeni çıkan kitap çok, aman okumadan geçmeyin denen de. Hal böyle olunca yetişemiyoruz okumaya dostum:)

Fuara gider de bir elinde kitap listesi, diğer elinde fuar haritası olan şaşkın bakışlı bir kız görürseniz işte o benim. İnce ince yaptığım kitap listemle standları gezinsem de bazen umduğumu bulamayıp vazgeçiyorum, bazen de hiç aklımda olmayan kitaplara vuruluyorum. Neticede elimde karmakarışık ama mutlu bir kitap torbasıyla, yüzümde de şapşal bir gülümsemeyle ayrılıyorum her yıl fuardan. Bakalım bu yıl fuarda neler göreceğim?

Yine çok konuşmuşum bak, "Hani liste?" dediğinizi duyar gibiyim. Buyrun hayal listeme o halde:

1) Şans Bilekliği/ Cathy Lamb/ Ephesus Yayınları

2) Ejderin Aşkı
    Ejderin Arzusu
    Ejderin Tutkusu
    Ejderin Büyüsü / G. A. Aiken /Ephesus Yayınları

3) Yoksa Hala Bekar Mısın? /Rachel Gibson/ Nemesis Kitap

4) Küçük Bir Aşk Hikayesi /Shannon Stacey / Nemesis Kitap
    

Biraz aşk, biraz ejderhalar falan yani:) Şimdilik aklımda olanlar bunlar ama hangi kitaplarla eve döneceğimi kimbilir?

Unutmadan sizin kitap listenizde neler var? Bana önermek istediğiniz kitaplar var mı?

Sevgiler...

5 Kasım 2014 Çarşamba

Büyü Dükkanı/ Yeşim Türköz

"Hayatta en çok istediğimiz şey, hayattan alabileceğimiz en iyi şey midir?"

Hepimiz zaman zaman büyük düşler kurarız. Kendimizde olmayana heves edip, düşünüp tartmadan arzuladıklarımızı sıralarız. Her şeyin bir bedeli olduğunu ise hasır altı ederiz. O denli elde etmeye odaklanırız ki bizim için neyin iyi neyin kötü olacağını düşünmeyi bırakırız.

"Hiç mucizelere inandığınız oldu mu? Ya da en azından bir mucizeyi düşünmenin gizli zevkini tattığınız?"

Psikoloji içerikli kitaplara hep bir merakım olmuştur. İnsanın iç dünyasında gezinmek bana kalırsa yapıp yapılabilecek en büyük keşif. Ne var ki psikoloji içerikli olsun ama ders kitabı gibi olmasın, terimlerle beni yormasın diye diye uzun süre hiçbir kitap sinmedi içime. Sanırım doğrudan öğütler dinlemek de hoşuma gitmiyor. Anlatacaklarını hikaye akışında, belli etmeden sezdirecek, bilmediğim terimlerle beni boğmayacak, herşeyin mümkün olduğu, "Bitmesin ama ya" dedirten bir kitap bulmuşum, durur muyum? Okudum gitti:)

"Savaşta önemli olan savaşma gücünüzden çok, acıya dayanma gücünüzdür."

Her dileğin gerçek olabileceği ama karşılığında bedel ödenmesi gereken bir büyü dükkanı karşılıyor sizi kitapta. Çabuk tüketip hoyratça yaşamaya alıştığımız hayatlarımızda, büyü dükkanının sahibi yaşlı adamdan öğreneceğimiz çok şey var. Kitabın her bölümünde dükkanın farklı ziyaretçileri oluyor. Kimi aşkı arıyor, kimi olmayan cesaretini, kimi de olmadığına inandığı şansını. Hepsinin de karşılığında ödemesi gereken farklı bir bedeli var. Anlayacağınız bu dükkanda sıkı pazarlık var!

"Aşık olmayı hem istiyor, hem de korkuyorsunuz. Çünkü aşk, eşi benzeri olmayan bir mutluluk yaşattığı gibi bazı acılar da getiriyor hayatınıza... Oysa istek ve korku hep var olmuş, garanti ise hiç olmamıştır."

Büyü Dükkanı kısacık bir kitap. Başlamanızla bitirmeniz bir oluyor. Su gibi alıyor kitap gözlerinizden. Hiç zorlanmıyorsunuz. Sadece zaman zaman dalgın gözlerle düşünürken buluyorsunuz kendinizi, ben olsam ne yapardım diye. Bir fincan kahve eşliğinde yakın bir dostunuzla konuşup dertleştiğiniz sohbetten ayrılmış gibi hissediyorsunuz kitabın kapağını kapattığınızda.

"Ben cesur olmadığım müddetçe, yaşam acımasız olacaktı."

Daha olgun, daha farkında bir insan hediye ediyor "Büyü Dükkanı" okuyucusuna. Gerçi biraz cesaret istiyor bu dükkanın kapısından girmek ama emin olun memnun ayrılacaksınız:)

"Bir insanın akıllı davranması için üç yol vardır: Birincisi iyi düşünmektir. Bu en soylusudur. İkincisi, taklit etmektir. Bu en kolayıdır. Üçüncüsü, denemiş olmaktır. Bu en acısıdır. Konfüçyüs"

Sevgiler...