28 Ekim 2014 Salı

İncir Reçeli 2

"Herşey çok güzel olacak demiştin
Önünde uzun bir yol var demiştin
Bırak yol almayı
Sağ ayağımın sol ayağıma güveni kalmadı be aşkım
Çakılı bıraktın hayatın ortasında"
İncir Reçeli 2

Bugünün programı belliydi çoktandır bende. İncir Reçeli 2 izlenecek. İlkine tutulmuştum çünkü. Önce hava buz kesti, sonra başka aksilikler. Derken yolun yarısında gitsem mi gitmesem mi kararsızlığı. O kadar izlemeye heves etmişken gelen kararsızlığın var elbet bir nedeni. Ben biraz garibim galiba ama devam filmlerinden çekinirim hep. Devam kitapları, filmleri kısacası devamı yapılan her yapıt biraz tedirginlik uyandırır bende. Hem devamını merak ederim, hem de ilkinin gölgesinde kalmasından o ilk yarattığı duyguyu yıkmasından korkarım. Yine de madem çıktın yola hadi bakalım diyerek bir gazla gittim sinemaya.

Gittim de filme kalmış dakikalar, iğne atsan düşmeyecek gişenin önünde kuyruktayım. "Yok" dedim, "Galiba kaderimde yok izleyemeyeceğim." Bir de havada "Aaa herkes mi İncir Reçeli 2 ye gelmiş" muhabbeti gidiyor ki "Yok" dedim, "Kesin kalmadı bilet". Ama bendeki de inat ya, sonuna kadar zorlayacağım. Gişede dünyanın en umutsuz ses tonuyla bilet sorunca kalan son 3-4 yer olduğunu gördüm. Hemen alıp girdim tabi filme. Derken birazdan başladı film ama ne başlamak... Elbette film uzmanı değilim (ya da adı her neyse) hatta pek de anlamam ama bence bir film ilk dakikasında belli ediyor kendini. İşte İncir Reçeli 2 de böyle bir film, ilk dakikasında daha o konuşmalar, o cümleler aman Allahım çivi gibi çakıyor sizi yerinize. İçinizden bambaşka bir ürperti geçiyor. Hatta sinemanın karanlığında sanki oyuncular ekrandan sizi görecek gibi kafanızı sallayıp onaylarken buluyorsunuz kendinizi.

"Bir derdi var her halinden belli. Anlatmıyor, anlatsa kurtulur."
Kafası kendinden bile güzel/Halil Sezai

İlk filmdeki "İsyan" şarkısını bilirsiniz, hani şu hepimizi parçalara ayırıp öylece dağınık bırakan. Bu filmdeki şarkılar ilk filmdekinden hiç de az kalmıyor, hatta bana şarkı bakımından çok daha zengin geldi. Şarkıların güzelliği, sözlerinin doygunluğu, müziğin akıp gidişi hepsi bir yana Halil Sezai'nin sesi bir başka, bambaşka. Şarkı başlıyor, sanki salon boşalıyor. Herkes kendi biricik dünyasında dalıp gidiyor uzaklara.

"-Geçiyor mu içince?
 -Geçmiyor, acıyı alıyor. Bir nevi anestezi."
İncir Reçeli 2

Bir de filmde günümüz "aşk"larına (!) öyle güzel inceden eleştiriler var ki tadından yenmiyor. O kadar ince detaylı, o kadar yerine oturan, içe sinen, gerçek, içten, yara bandı gibi bir film ki. Önce cayır cayır yanan yaraların üstünde korkuyla tuttuğumuz yara bantlarını tek hamlede çekip koparıyor. Sonra temizleyip iyileşmek üzere son bir kez sarıyor. Bir sıcaklık geliyor, bir şefkat insanın tam içinde soğuk kalmış odalarına. Nasıl desem, nasıl anlatsam yetemiyor sanırım benim şu anki hissimi anlatmaya. O kadar şapşallaştım, o kadar hissettim ki.Her cümlesine ayrı film çekilesi bir film bu... Devam filmlerine bu kadar ön yargılıyken bunu söyleyeceğimi hiç sanmazdım ama yanıldığım için çok mutluyum; bana kalırsa ikinci İncir Reçeli ilkini bile gölgede bırakıyor.

"Yolu uzun süre aşka düşmemiş bir adama denk gelirse yüreğiniz, çalkalayın, zira dibine çökmüş olabilir seven yanları..."
İncir Reçeli 2

Son olarak diyebilirim ki; tek izlemeyin. Yaslanacak bir omuz arıyorsunuz çünkü. Ha yoksa da benim gibi eliniz yanağınızda sağa sola kayıp duruyorsunuz, suratınız içiniz gibi dağılmış halde. Tek izlemeyin dememin bir sebebi daha var elbette. O kadar etkileniyorsunuz ki film bittiğinde otomatik adımlar atıyorsunuz, ruhlar alemine dalmış gibi. Bedeninizle ruhunuz eş zamanlı hareket etmiyor gibi. Eve dönüş yolunu şaşırmamak istiyorsanız kalabalık gidin, o sıcaklığı hissedin ama mutlaka gidin izleyin ve en önemlisi de...

Seviyorsanız söylemek için beklemeyin... Filmde de dediği gibi;

Bazen 40 sene beklersin ama hayat özür dilemek için 5 saniyeyi vermez sana...

25 Ekim 2014 Cumartesi

Paulo Coelho/Aldatmak

“İnsan hayatını seçemiyor: Hayat insanı seçiyor. Hayatta payına mutlulukların mı, mutsuzlukların mı düşeceğini bilmek mümkün değil. Kabul edip yola devam etmek gerek.” 
Paulo Coelho/Aldatmak

İlk kez Brida’yı okumuştum Paulo Coelho’dan çoğu kişinin aksine. Bilirsiniz çünkü Paulo Coelho dediniz mi herkesin aklına ilk önce Simyacı gelir. O kadar etkilendim ki dilinden, kelimelerinden sonrasında diğer kitaplarını da okudum. Okudum demek de yavan kalıyor aslında. Hissettim, çok içten buldum. Konuları sıradan değil farklı bakış açılarıyla işlemesi o kadar başarılı ve ikna ediciydi ki hiç yabancılık çekmedim, garipsemedim. Sanki herkesin kalbinin en derinindeki odasına kilitlediklerini ortaya serer gibiydi. Çok samimiydi. O kadar ki bazen okumaya cesaret gösteremeyecek kadar dürüsttü.

Kitabın konusu adı gibi “aldatmak” fakat yazar farkını yine öyle konuşturuyor ki aldatmakla ilgili sağdan soldan edindiğimiz tüm yargıları hizaya sokuyor, yeni bir sayfa açıyor. Bir insan neden aldatır, bu noktaya nasıl gelir? En çok kim aldanır kim yaralanır, aldatan mı aldatılan mı? Sevgi nedir? İnsan neyi arar? Farklı bir bakış açısından cevaplar var kitapta. Katılıp katılmamak tercih meselesi elbette fakat kesin bir şey var ki kitabın dili diğer tüm Paulo Coelho kitaplarınınki gibi oldukça etkileyici.

Sanırım yazar etkeni olmasa adına bakıp da kitabı edinmezdim, aldatmak konusu pek ilgimi çekmezdi çünkü. Pişman mıyım okuduğuma, asla! Beğendim mi, kesinlikle! Altını çize çize, sindirerek okuduğum su gibi çabuk biten bir kitap oldu. Okurken önerim yanınıza kaleminizi bulundurmanız, öyle cümlelere vuruluyorsunuz ki aniden altını çizmek için delicesine bir istek duyuyorsunuz. Hatta kitapta mitolojik bir öykü kısmı var ki ah!

Yazarın beni en çok etkileyen kitabı ilk okuduğum olduğundan mıdır bilinmez ama hala “Brida”. “Aldatmak” ise kesinlikle ömrümde yeniden dönüp okuyacaklarım arasında. Bazı kitaplar her okunuşta yenileniyor, yeni satırlar yazıyor sanki gözünüzün önünde. İşte “Aldatmak” tam da böyle bir kitap. Yeniden okunacak, yeniden dile gelecek, her seferinde başka bir senle okunacak bir kitap.

Yanında mis gibi bir fincan kahveyle bol kitaplı bir hafta sonu dilerim, sevgilerle…

9 Ekim 2014 Perşembe

Pardon aradığınız masal burada değil

Bir süredir yazmamışım, halbuki yazdım. Hani şu yazıp yazıp silinenlerden. Pek mutlu değildim galiba, sonra elim gitmedi. Fark ettim çünkü mutsuzluk bir kuyu, battıkça batıyorsun. Gerek yok. Üstelik bazı şeyleri değiştirebilirsin hayatta, bazılarına ise sadece katlanır olduğu gibi kabullenirsin. İkincisinden yanaysa mutsuzluğun, mutsuz kalmayı seçmek pek akıllıca gözükmüyor.

Çok kitap okudum bu arada. Kitap okudukça mutlu olanlardanım ben. İyi de geldi galiba. Merak ettiğim bir sürü kitap varmış meğer. Aldım okudum okudum. Başka yaşamları dışarıdan seyretmek, karakterlerle empati kurmak farklı hissettirdi. Bol bol sonbaharı içime çektim, yeşilin son tonlarıyla altın sarısının ahengine vuruldum yeniden yeniden. Spor yaptım. Müzik dinledim. Sanırım en çok da görmezden geldim. En iyi gelen de bu oldu sanırım. Ne kadar önemsersen, ne kadar neden niye diye kendini yersen o kadar yaralı çıkıyorsun kendi kendine açtığın savaşlardan çünkü. Her zaman değil, değiştirebileceklerimiz için de değil belki ama bazen olduğu gibi kabul etmek durumunda olduklarımız var ya... ve evet kabul etmekte zorlandıklarımız. Hah işte onlar. Ne kadar zor gelse de, değişmeyecekle uğraş sadece tek taraflı bir mücadele. Üstelik kazananı yok, tüm yaralar, tüm kayıplar bize.

İnsan bildiği şeyleri hayatına uygulamakta zorlanıyor. "Gereğinden fazla değer verme, önemseme, yıpratma kendini aman ha" öğüdünü hepimiz dile dolasak da iş uygulamaya gelince çoğumuz sınıfta kalıyoruz. Napalım yani, oturup vaktimizi somurtarak mı harcayalım? Ah tatlım (yazar burada kendine sesleniyor:) ) dünya mutsuzluktan durmuyor. Sanırım vermek istediği mesaj açık "devam et!" Hergün yeni bir sabaha uyanıyoruz, sanki bu bile bir mesaj değil mi? 

"Sana yeni bir sabah, yeni doğmuş bir güneş veriyorum. Yeniden başla, dünün kötü hislerini at gitsin. Bugün yeni birgün."

İyi zamanlar da olacak kötü zamanlar da. Bir masalsa aradığımız ya da bir romantik komedi filmi pardon ama aradığımız burada değil. İşte o zaman ne mi yapmalı:

KENDİ MASALINI KENDİN YAZMALI...

Kendinizi sevin
Üstüne bir kez de benim için kendinizi sevin
Yanaklarınızı falan da sıkın benim için
Aynada bir de göz kırp kendine bakim, hah şöyle
Sevgiler...