24 Eylül 2014 Çarşamba

Nazik olma, gerçek ol

Tanışmamızın üstünden beş dakika bile geçse birini dinliyorsam yürekten dinlerim, yaptığım herşeye kendimi katarım. Belki fazla birşey değildir yapabildiğim ama bana aittir, anlamsız soğuk salt bir nezaket duygusuna değil. Nezaket kötü birşey mi? Hayır tabi. Benim katlanamadığım içinden gelmeyen nezaket gösterileri, aldığı ilginin karşılığını bununla ödemeye çalışmak. Böyle bir hesap varmış, şaştım kaldım.

Bu cidden incitiyor aslında, cidden. Hani en kötü ihtimalle görmezden gelinirsin, bu da bir ihtimal. Soğuk davranır falan ama en azından gerçektir. Kafanda ölçüp tartarsın, gerekirse dış kapının dış mandalı olduğunu anlarsın falan. Ya bu? Karşılıklı alışveriş değil insan ilişkileri, öyle olmamalı. Ben konuştum diye sen cevap vermemeli, ben baktım diye sen bakmamalı, ben alaka gösterdim diye cılız sahte bir ilgiyle "aman kabalık olmasın" duygusuyla dönmemelisin. Yapmayın nolur. Eğer siz de bu hataya düşenlerdenseniz söyleyeyim, hiç iyi hissettirmiyor. İçinizden tek birşey geçiyor o an "Yapma, içinden gelmiyorsa yapma. Görmezden gel, sus, umursama ama bunu yapma." 

İyiliği karşılık için yapmıyorum, halini hatrını sen de bana sor diye sormuyorum ey dost. Hatta günaydın dediğimde sen karşılık vermesen de ben demeye devam edeceğim. Sen yüzünde yalan bir tebessümle bana baksan da ben hala seninle sohbet edeceğim. Niye biliyor musun? Çünkü içimden geliyor. İçimden geldiği sürece devam edeceğim ve iyi haber: hiçbir karşılık beklemeyeceğim. Ne bir iyilik, ne bir alaka gösterisi. Ben buyum çünkü, sanırım inanman zor ama bu böyle.

Onlarca maskemiz var biliyoruz, gülümseyen, nezaket gösteren, umursamıyorum mesajı veren ve daha bir sürü. Bazen ağır gelmiyor mu? Arada çıkarmalı ki yüzümüz hava alsın:) Ha bir de şu göstermelik nezaket gösterdiğiniz arkadaşınızı kalbinizle bir dinleyin bakalım, belki de sizi önemseyen biridir sadece:)

Mutlu haftalar olsun efendim:)

15 Eylül 2014 Pazartesi

Değiştim, özür dilemiyorum

Bir eski bana bakıyorum, bir şimdiki halime. Ya eskisini tanımıyorum, ya şimdikini. Biri yabancı ama hangisi bilmiyorum. Birinden özür dilemeli galiba ama içimden gelmiyor. Evet değiştim ama özür dilemiyorum.

Düşünüyorum da neşeli biriydim ben. Güler yüzlü, güven dolu, enerjik birşey işte. Çok kitap okurdum hep ve inanırdım kitapların mutlu sonlarına. Nasıl ki hep iyiler kazanırdı, benim gerçeğim de buydu. İyi biri olursan, çok çabalarsan ne olursa olsun sonunda fark edilirsin, sevilirsin, mutlu olursun.  Kötüler hatalarını anlar, af diler. Masalın  mutlu biter. Ne çocukluk ama!

Hala çok kitap okurum ama bir farkla. Gerçek hayatın masallarla ortak son yazmadığını anladığımdan beri daha çok kitapların mutlu sonlarıyla avunmak, normalde mutlu olamadık bari burada mutlu olalım mantığıyla okur oldum sanırım. Yine bundandır ki ne mutsuz biten kitap, ne de film severim.

Ne mi demeye çalışıyorum, fena halde yanıldım. Rengin'in "aldatıldık" şarkısı fon müziğim gibi kafamda. Ne umdum ne buldum gibiyim. Güvendiğinde güvenin boşa çıkar, sevdiğinde kalbin un kurabiyesi gibi dağıtılır,  Kimse de dönüp bakmaz. Sen ağlaya zırlaya bir umut -masalların etkisiyle tabi ki de- hatasını fark edip döneceğini falan beklesen de herkes hayatına devam eder. Sen elinde mendilin, şişmiş gözlerin, bitmiş çikolata paketinle kalıverirsin öylece. 

Hayat kimine çelikten, kimisine de kurabiyeden kalp veriyor. İkinci seçeneksen ezilmeye ve kırılmaya hoşgeldin.

İyi olmak da öyle bir şey ki, çaresiz hastalık dersin. Bir kere iyiysen iyisin. Yok ben ona kanmam, yok bir daha güvenmem, hakkımı yedirmem falan gibi kendi kendini gaza da getirsen yok dostum vallahi bir daha bir daha yeniliyorsun. Hele bu iyiliğin "fedakarlık" diye bir hediyesi de var ki sorma gitsin. Hem küçük hesapların peşinde olmadığından "saf" diye etiketlenip dikkate alınmıyorsun, hem de her duygu sömürüsüne geliyorsun. Aslansın kaplansın deseler de ceylan gibi avlıyorlar sonunda. Durum bu üzgünüm.

Yazarken bile darlandım şurda, hoff. Bunca şeyin üstüne insan değişiyor haliyle. Her ne kadar iyi iyiliğinden vazgeçmese de daha farklı görmeye başlıyor birşeyleri. Bir kere masalları hobi olarak okuması gerektiğini anlıyor, azıcık inanacak gibi olsa "Kitaplardaki aşklar kitapta dostum kendine gel" diyor. Şöyle bir silkeleniyor.Pembe gözlüklerini çıkarıp gün ışığına alıştırıyor gözlerini. Ne mi var burda? Perperişan bir kalp,güvensiz bir zihin, kendinden daha yaşlı bir ruh.

"Değiştin" derken birine, "Bu da ne soğuk, kimseyle konuşmuyor." diye arkasından atıp tutarken, iki düşünüp bir konuştu diye "sinsi" diye etiketlerken bence bir kez daha düşünün. Herkes güvenmek ister ama bundan daha da çok hayal kırıklığına uğramamak. Verdiği değerin hak eden birine verilmiş olmasını diler. Fark edilmeyi, sevilmeyi ister. Tüm bunlar için de verecek sağlam bir kalbi olmadığından kalan parçalarını korumak ister. İnsaflı olun.

Herkesin kırık, incinmiş, dokunduğunuzda kanayan yaraları var, nazik davranmalı. Kaldı ki incindiğimiz yerden değiştik zaten. Ne yaparsak yapalım aynı değiliz, olamayız. İlk günkü gibi sev, güven, çabala. Mümkün mü? Bir başka yürüyorsam, bir başka seviyorsam ve yeni gözlerle görüyorsam değiştim geçmiş ola. Özür dilemiyorum.

12 Eylül 2014 Cuma

Selam sonbahar yolda yaza rastladım

Yaz bitti bitecek, eylül gelir mi derken neredeyse onu bile ortaladık. Sonbahardayız değil mi sahi, ne çabuk geçti koca bir yaz. Sonbahar çoğumuza göre hüzün mevsimidir aslında, garibimin de suçu yok; renkleri, rüzgarı, yaprak dökmesi derken adı çıkmış dokuza inmez sekize hesabı. O zaman bana neden adı gibi hissettirmiyor? İyi bir şeyler olacak gibi, yeni taze bir şeyler yolda gibi. Bir ben miyim böyle hisseden?

Şu sarı sarı yaprakları, çıkardığı hışırtıları çok severim ben. Yazın boğucu sıcağı yerine yeni yeni beliren serinliği de öyle. Doğanın kendi içinde değişimi seyretmek tazeleyicidir. Dökülen yapraklar bana hüznü ve yitip giden şeyleri değil de; değişen, gelişen, arkasından gelecek daha iyi, taze duyguların müjdesini verir.

 Bir şeyler biter evet ama daha iyisinin başlamayacağını kim bilebilir?

Bilirim ki durup dinlenecek, kendini yenilecek; gelecek bahara tazelenip daha güçlü karşıma çıkacak tüm doğa.  Bizler de doğa gibiyiz galiba. Bazen durup düşünmek, arınmak, tazelenmek, yeni kararlar almak gerekiyor. Her şey bu kadar hareketli ve değişkenken, dönen dünyada hareketsiz kalmak ancak düşmeye yarar.

Dans etmeyi öğrenmek gerek hem de melodiyi duyarak, hem de hemen tam şu anda.

Ruhum bunu hissediyor, aklım buna yatıyor bugünlerde. Bazen mırıldanıyorum kendi kendime “Herşey güzel olacak biliyorum” diye, iyi geliyor galiba:) Daha çok gülümsüyorum, çirkin sesime bakmadan şarkılara daha çok eşlik ediyorum, gitmek isteyip ertelediğim yerlere üşenmiyorum mesela. Ha bir de aynada kendime bakıp “Hiç fena değilsin” de diyorum, kendimizi de şımartmak lazım ama değil mi;)

Hiçbir şey mükemmel değil, belki mükemmel olmaz da AMA bir şeyler biterken bir şeyler başlayacak. Daha iyi, daha güzel şeyler. Sonbaharın ardından kış gelecek tüm saflığıyla. Dökülmüş yaprakları savuracak ve alıp eline süpürgesini her yeri tertemiz yapacak. Çok çok çok güzel bir ilkbahar için…

Sevgilerle

10 Eylül 2014 Çarşamba

Bir oda bir salon yalnızlık

Yalnızlık garip bir his. Öyle bir anda çullanıyor insanın omuzlarına, aklına, göğsünün tam üstüne. Alacaklı gibi yapışıyor yakasına, gitmiyor. Sınıyor dayanma gücünü, en zayıf anılarınla saldırıyor.

Cımbızla çekip çıkarıyor kırık dökük cam kırığı hallerini gömdüğün yerlerinden.Eski dost yeni düşman gibi biliyor, tanıyor her halini.En kötüsü de bu ya, biliyor nasıl devireceğini. Ya yenileceksin işte tam o an ya da baş edeceksin, alt edeceksin bu keskin sinsi hissi. Yok başka çaresi. Aslında biliyoruz sebepsiz değil bu hallerimiz. Bir boşluk ki sol yanda geçmiyor. Kimi kalp ağrısı, kimi can sıkıntısı, kimine göre boşluk, bazısı arayış dese de yalnızlık tek birşey aslında:

Cereyan olmuşsa kalbin kapı duvar, bunun adı yalnızlık.

Kalbin üstü kat kat zırh, yüzümüzde envai çeşit maske. Güçlü bakışlarımızın ardına ürkek yüreklerimizi saklamışız. Herkes kırılmaktan, içini açmaktan, savunmasız yakalanmaktan korkak. Herşeye cesur olmuşuz da içimizi açmaya gelince mesele, hep bir adım gerideyiz. Suçlayabilir miyiz birbirimizi? Hangimiz korkmuyoruz? Kimse harabe dökük içimizi görsün istemiyoruz. Kimseyi bir oda bir salon kalbimize buyur edemiyoruz, burası başka bir yer. Girdi mi içeride kalsın istiyoruz, hiç gitmesin. Güvenmek, bağlanmak, inanmak istiyoruz en kuytu yerimizle ve tüm korkak, ürkek yanımız burada ortaya çıkıyor; 

Ya giderse, daha da kötüsü ya hiç gerçekten gelmemişse? 

Tedirgin, ürkek, serçe yüreklerimiz cereyan. Bir yanı istekli, bir yanı korkak. Yalnızlıkta kimse incitemez beni dese de bir yanımız, kendi yalanımıza en çok biz gülüyoruz. Güvenmeye, bir omza başımızı koymaya dair hayallerin içinde kayboluyoruz. Biliyoruz çünkü hayaller incitmez.

Aslında bildiğimiz birşey daha var, kaçıyoruz. 

Kırılmalı, incinmeli ama hissetmeli, var olmalı. Koşmalı isteklerin peşinde. Kaçarak, saklanarak, pamuklara sararak korunmaz kalp. Biliyoruz ama itirafımız kendimize bile cılız. Olur da kalbin sesi yükselirse anlıyoruz, yalnızlık kalbin çığlığıdır aslında, arayışıdır. "Beni kilitleme" deyişidir. Duydun mu kalbini? 

Önce kendimiz, sonra başkaları girecek bir oda bir salon kalbe, kapı açık duracak ve duvarlar, camlar kırılmaz olacak. Yürek bu sevecek, ortalık zaman zaman dağılsa da  büyüyecek, kalabalıklaşacak. Ben anladım, ben duydum seni kalbim.

Başlangıç

Yeni bir şeylere başlamak hep zordur ve hep çok heyecan verici. Hele de "yazmak"la ilgiliyse bu yenilik kalbinize, ruhunuza ayna tutmak gibidir. Güzel, bakımlı, kusursuz bir yüze bakmaya benzemez insanın içine bakışı, zordur. Ne garip ki tıpkı yeni şeylere başlamak gibidir insanın kendine seyahati, zor ve heyecan verici. Hoşgeldin "bir benin halleri"...